?>

KADROSU KAMUDA AKLI KASADA!

Fatih Gözüaçık

3 saat önce

                                                   

​           Önceki yazılarımda özel öğretim kurumlarındaki sayısal patlamayı ele almıştım. Ancak bu buzdağının görünen kısmı. Suyun altında; geçim derdiyle boğuşan öğretmenler, "eğitim ücreti" adı altında başlayan ama kitap, servis ve kıyafetle katlanan devasa bir ekonomik ve sistemdeki çarpıklık. Bugünkü yazımda özel sektördeki çarpıklıklardan bahsedeceğim.

           ​Özel sektördeki büyümenin en büyük yükünü öğretmenler omuzluyor. Maalesef ki günümüzde birçok özel okul ve kursta öğretmenler, asgari ücret sınırına hapsolmuş maaşlar, belirsiz sözleşmeler ve "kurum aidiyeti" adı altında talep edilen sınırsız mesai saatleriyle karşı karşıyalar. Atama bekleyen yüz binlerce genç öğretmenin oluşturduğu "yedek işgücü ordusu", özel sektördeki işverenler için bir maliyet düşürme fırsatına dönüşmüş durumda. Öğretmen, genç nesilleri geleceğe hazırlayan, sınıfta ilham veren, çocuklara rol model olması gereken bir rehber olması gerekirken; kurumun veliye karşı vitrini, kayıt yenileme döneminin satış destekçisi ve idari işlerin takipçisi haline getirilmiş durumda. Bu durum meslek etiği açısından sorgulanmalı diye düşünüyorum. Kendi geleceğinden emin olmayan bir öğretmenin, bir neslin geleceğini inşa etmesini beklemek ne kadar gerçekçi? Öğretmenin bir işçi, velinin bir müşteri olarak görüldüğü bu çarpık sistemde olan geleceğin teminatı genç beyinlere oluyor. Madalyonun bir diğer tarafında da veliler var.  Veliler için okul faturası sadece "eğitim ücreti" ile sınırlı kalsa keşke. Sistemin veliler tarafından en çok eleştirilen noktalarından biri de yan giderlerin birer "ek gelir kapısına’’ dönüşmesi. Birçok kurum, mevzuata aykırı olmasına bakanlığın defalarca uyarmasına rağmen kendi yayınlarını veya anlaşmalı olduğu setleri piyasa değerinin çok üzerinde rakamlara "zorunlu paket" olarak sunuyor. Bakanlığın ücretsiz dağıttığı kitaplar mı yetersiz yoksa burada ticari bir kaygı mı var? takdir okurlarımın. Sadece kitapta değil okulun belirlediği tek tip kıyafetler ve fahiş servis komisyonları, velinin sırtındaki küfeyi ağırlaştırıyor. Eğitim, anayasal bir hak olmaktan çıkıp; her bir kaleminin ayrı faturalandırıldığı lüks bir tüketim ürününe mi evrilmiş durumda. "Ücretsiz ders kitabı" devletin bir politikasıyken, özel sektörde kitap ücretinin 60-70 binleri geçmesi bir çelişki değil mi? Eğitimde sorunlar biter mi? Sistemin bir diğer düğümü ise devlette görev yapan öğretmenlerin özel kurumlarda veya özel ders piyasasında yer alması. Bu durum aslında bir semptomdur. Devlet öğretmeni, ekonomik şartların yetersizliği nedeniyle ek gelir arayışına girerken; özel sektör ise "SGK ödemekten kaçındığı kamudaki öğretmenleri çalıştırıyor. Aslında mevzuatta her şey açık kamudaki bir öğretmen özel okullarda 8 saat derse girebilir. Kurslarda ise hiç giremez. Gelin görkünki sahada durum tam tersi. Bu durum hem devlet okulundaki verimi düşürüyor hem de özel sektördeki genç öğretmenlerin istihdam alanını daraltıyor. Bir yanda güvenceli ama yetersiz maaşlı devlet öğretmeni, diğer yanda güvencesiz ve düşük ücretli özel sektör öğretmeni... Bu iki uç arasındaki uçurumun bedelini ise yine öğrenciler ödüyor.

​          Sonuç olarak; Eğitimin ticarileşmesi, sadece binaların kalitesini artırıyor, eğitimin özünü değil. Özel sektörün varlığı sistem için bir zenginlik olmalı, ancak bu zenginlik öğretmenin sömürülmesi veya velinin bir "gelir kalemi" olarak görülmesi üzerine inşa edilmemeli. Denetimler sadece bina güvenliğiyle sınırlı kalmamalı; öğretmen maaşlarından kitap fiyatlarına kadar her alanda etik ve şeffaf bir standart getirilmelidir.

​Aksi takdirde, eğitimde "fırsat eşitliği" cümlesi, sadece bayram nutuklarında kalan bir nostaljiden ibaret olacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI