Ali Babacan İnsanları Nasıl Kazandı, Nasıl Kaybetti?
Siyasette bazı partiler vardır.
Kuruldukları gün yalnızca bir siyasi parti kurulmaz.
Bir beklenti doğar.Bir umut doğar.
İnsanlar yıllardır bekledikleri değişimin gerçekleşebileceğine inanırlar. Yeni partiye katılanların önemli bir bölümü yalnızca bir siyasi partiye üye olmaz; umudunu da o partiye teslim eder.
DEVA Partisi’nin kuruluş hikâyesine bugün geriye dönüp baktığımda, meselenin asıl olarak burada başladığını düşünüyorum.
Çünkü DEVA, sıradan bir siyasi parti iddiasıyla kurulmadı.
Yeni siyaset dedi.
Liyakat dedi.
Şeffaflık dedi.
Ortak akıl dedi.
İstişare dedi.
Güçlendirilmiş parlamenter sistem dedi.
Ve bütün bu iddiaların başında, Türkiye siyasetinin ekonomi alanındaki en deneyimli aktörlerinden biri olan Ali Babacan vardı.
Dolayısıyla bugün DEVA’yı anlamaya çalışıyorsak, önce Ali Babacan’ın siyasi karakterini anlamamız gerekiyor. Çünkü DEVA’nın güçlü taraflarını da, zayıflıklarını da büyük ölçüde bu karakter üzerinden okumak mümkündür.
Babacan, siyasi kariyerinin önemli bölümünü devletin en üst kademelerinde geçirmiş bir aktördür. Bu nedenle DEVA’nın kuruluşu, sıradan bir “eski siyasetçi yeni parti kurdu” hikâyesi değildi.
Türkiye’nin devlet yönetiminde ve ekonomi politikasında uzun yıllar görev yapmış bir aktör, kendi yetiştiği siyasi hareketten ayrılıyor ve yeni bir siyasi iddia ortaya koyuyordu.
Bu, doğal olarak toplumda ciddi bir merak ve beklenti oluşturdu.
GEÇMİŞTEN KOPUŞ MU, YENİDEN İNŞA MI?
Ali Babacan’ın AK Parti’den neden ayrıldığını bütün yönleriyle bildiğimizi söylemek mümkün değil.
Ancak DEVA’nın kuruluşunda öne çıkardığı kavramlar arasında ciddi bir devamlılık bulunuyordu:
Hukuk…
Demokrasi…
Liyakat…
Şeffaflık…
İstişare…
Ortak akıl…
Ekonomik rasyonalite…
Bu nedenle DEVA’nın kuruluşunu, Babacan açısından geçmişten tamamen kopuş olarak değil, kendi siyasi doğrularını yeni bir siyasi zeminde yeniden inşa etme girişimi olarak okumak daha doğru olabilir.
Ali Babacan’ın siyasi karakterinde dikkatimi çeken özelliklerden biri de detaycılığıdır.
İnsanlara:
“Siz olsanız ne yaparsınız?”
diye sorar.
Dinler.
Bilgi toplar.
Farklı seçenekleri değerlendirir.
Sonra karar verir.
Bu küçük bir ayrıntı gibi görülebilir.
Ama aslında Babacan’ın yönetim anlayışı hakkında önemli bir ipucu verir.
Önce bilgi…
Sonra istişare…
Ardından değerlendirme…
Ve nihayet karar.
İki cüzdan taşıması gibi başka küçük ayrıntılar da aynı karakteri çağrıştırıyor.
Riskleri önceden hesaplamak…
Tedbir almak…
Alternatif oluşturmak…
Kontrolü elinde tutmak…
Bunlar ekonomi yönetiminde büyük avantajlardır.
Fakat siyasetin matematiği ekonominin matematiğinden farklıdır.
Çünkü ekonomide tabloyu, rakamı, riski ve sonucu ölçebilirsiniz.
Siyasette ise rakamların yanında insan vardır.
Ve insanın hesabı her zaman tabloya sığmaz.
KURULUŞTAKİ İLK KIRILMA
DEVA Partisi kurulmadan önce, kuruluş sürecine ilişkin çalışmalarda yaklaşık 200 kişilik geniş bir kadronun yer aldığı ve bu kadronun kuruluş aşamasına kadar birlikte hareket ettiği biliniyor.
Bu kadronun önemli bir bölümünün demokrasiye, özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne inanan; merkez sağ ve liberal demokrat çizgiden gelen insanlardan oluştuğu görülüyordu.
Dolayısıyla bu insanlar yalnızca bir siyasi parti kurmak amacıyla değil, Türkiye’de yeni bir siyasi anlayış ve demokratik bir gelecek oluşturma umuduyla bu sürecin içinde yer aldılar.
Ancak asıl dikkat çekici olan, kuruluş aşamasına gelindiğinde bu geniş kadronun büyük ölçüde sürecin dışında bırakılması ve daha sonra yeni isimlerin ağırlıkta olduğu bir Kurucular Kurulu’nun ortaya çıkmasıdır.
Burada cevaplanması gereken önemli bir soru vardır:
Kuruluş çalışmalarında yer alan yaklaşık 200 kişilik ilk kadro neden dışarıda kaldı?
Bu insanların hangi gerekçelerle tasfiye edildiği veya sürecin dışında bırakıldığı bugüne kadar yeterince açık ve ikna edici biçimde tartışılmış mıdır?
Eğer DEVA Partisi gerçekten katılımcı demokrasi, çoğulculuk, özgürlük ve ortak akıl iddiasıyla ortaya çıktıysa, kuruluş sürecinde birlikte yol yürüdüğü bu geniş kadronun neden son aşamada dışarıda kaldığı önemli bir siyasi ve demokratik mesele olarak ele alınmalıdır.
Çünkü bir siyasi hareketin kuruluş hikâyesi yalnızca kimlerin kurucu olduğuyla değil, kimlerin neden dışarıda kaldığıyla da anlaşılabilir.
Bugün yapılması gereken, kimseyi peşinen suçlamak değil; bu süreci bütün yönleriyle, şeffaf ve demokratik bir anlayışla sorgulamaktır.
Çünkü demokrasi yalnızca bir parti kurmakla değil, o partinin kuruluş sürecinde farklı fikirlerin, insanların ve kadroların nasıl değerlendirildiğiyle de ölçülür.
SİYASETİN GERÇEK OMURGASI: TEŞKİLAT
DEVA’nın kuruluşundan itibaren yaşadığı gelişmeler yalnızca kendi iç hatalarının sonucu muydu, yoksa Türkiye’deki daha büyük siyasi dengelerin ve güç ilişkilerinin de bunda payı var mıydı?
Bu soruya birazdan yeniden döneceğim.
Ama önce siyasetin temel gerçeğine bakmak gerekiyor:
Bir siyasi partinin gerçek gücü genel merkez binasında değildir.
Sahadadır.
İl başkanındadır.
İlçe başkanındadır.
Kadın ve gençlik yapılanmalarındadır.
Mahalle temsilcisindedir.
Gönüllüsündedir.
Vatandaşla kurduğu ilişkidedir.
Genel Başkan Ankara’da konuşur.
Ama o konuşmanın hesabını Anadolu’da il başkanı verir.
Genel merkez politika üretir.
Ama vatandaşın karşısında o politikayı ilçe başkanı anlatır.
Dolayısıyla siyasi partinin gerçek omurgası teşkilattır.
Ve teşkilatın en önemli sermayesi de aidiyettir.
İnsan kendisini o yapının sahibi hissediyorsa, zor günlerde de orada kalır.
Kendisini yalnızca kullanılacak bir araç olarak görüyorsa, ilk hayal kırıklığında uzaklaşır.
İşte DEVA’nın Gaziantep hikâyesi tam da bu noktada önem kazanıyor.
GAZİANTEP: UMUDUN MEYDANA ÇIKTIĞI GÜN
DEVA’nın Gaziantep hikâyesi kuruluşun hemen ardından başladı.
31 Ekim 2020’de Gaziantep İl Kongresi gerçekleştirildi.
Organizasyon açısından son derece yoğun bir çalışma yürütüldü.
Salon…
Sahne…
LED ekran…
Ses sistemi…
Protokol…
Oturma düzeni…
Karşılama…
Uğurlama…
Genel merkez heyetinin programı…
Ağırlama…
Sunum…
Bayraklar…
Afişler…
Ve daha birçok ayrıntı…
Bunlar siyasetin kameraların görmediği tarafıdır.
Kürsüde birkaç saat görünürsünüz.
Ama o birkaç saatin arkasında günlerce, haftalarca çalışan insanlar vardır.
Gaziantep’te bu organizasyon kabiliyeti daha sonra çok daha büyük bir sınava girdi.
21 MAYIS 2022: DEVA’NIN MEYDAN SINAVI
Gaziantep.
DEVA Partisi’nin ilk büyük mitingi.
Hazırlıklar yaklaşık bir ay önceden başladı.
İl ve ilçe teşkilatlarıyla toplantılar yapıldı.
Tertip komisyonları oluşturuldu.
İzinler takip edildi.
STK’larla görüşüldü.
Vatandaşlar davet edildi.
Genel merkezden gelen yöneticilerin ulaşımı ve konaklaması organize edildi.
Araçlar…
Mihmandarlar…
Otel…
Bayraklar…
Şapkalar…
Flamalar…
Afişler…
Sahne…
LED ekran…
Ses sistemi…
Folklor…
Sanatçı…
İkramlar…
Basın programları…
Ve miting sonrasında alanın toplanması…
Bunların tamamının arkasında büyük bir teşkilat emeği vardı.
Ben bunları dışarıdan anlatmıyorum.
Bizzat yaşadım.
O gün Ankara’dan ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen genel başkan yardımcılarının, il başkanlarının ve teşkilat mensuplarının gözlerindeki şaşkınlığı, mutluluğu ve heyecanı hâlâ hatırlıyorum.
Çünkü o gün gerçekten şu duygu vardı:
Biz bunu başarabiliriz.
Miting alanı yaklaşık 13.500 metrekareydi.
Alanın büyüklüğü ve katılım konusunda farklı rakamlar ifade edildi. 25-27 bin kişi civarında olduğu yönündeki değerlendirmeler de yapıldı. Bu rakamların bağımsız kaynaklarla ayrıca doğrulanması gerektiğini özellikle belirtmek isterim.
Fakat rakam tartışmasından bağımsız olarak gerçek şudur:
DEVA, Gaziantep’te kuruluşundan iki yıl sonra ciddi bir siyasi enerji ortaya koymuştu.
Peki sonra ne oldu?
İşte asıl soru burada başlıyor.
ÇÜNKÜ SİYASET SADECE MİTİNG DEĞİLDİR
Bir meydanı doldurabilirsiniz.
Binlerce insanı bir araya getirebilirsiniz.
Sahneyi kurabilirsiniz.
Ses sistemini kurabilirsiniz.
Kalabalığı heyecanlandırabilirsiniz.
Ama siyasi hareketin gerçek sınavı miting bittikten sonra başlar.
İnsanları yanınızda tutabiliyor musunuz?
Teşkilatın sesini duyuyor musunuz?
İl başkanına güveniyor musunuz?
İlçe başkanına değer veriyor musunuz?
Yönetim kurullarını karar mekanizmasının parçası yapıyor musunuz?
İnsanlar kendilerini bu hareketin sahibi hissediyor mu?
İşte DEVA’nın gerçek sınavı burada başladı.
BABACAN’IN EN BÜYÜK GÜCÜ, EN BÜYÜK SINAVINA DÖNÜŞTÜ
Siyasetin en önemli ayrıntısı insana yatırımdır.
Bilgiye yatırımdır.
İnsan, bir siyasi hareketin en pahalı sermayesidir.
Örgüt emekçisinden çaycısına kadar…
Burada Ali Babacan’a sorulması gereken zor sorulardan biri ortaya çıkıyor:
Genel başkan yardımcılarının il başkanları ve il yönetimleri üzerinde baskı, mobbing veya siyasi hegemonya oluşturduğu yönündeki iddialardan Genel Başkan haberdar mıydı?
Haberdarsa neden müdahale edilmedi?
Haberdar değilse teşkilatların yaşadığı sorunlar neden Genel Başkan’a ulaşmadı?
Burada kimse hakkında kesin hüküm vermiyorum.
Kimseye “şunu yaptı” demiyorum.
Ama siyasi hareketin içerisinden yükselen bu tür iddiaların cevapsız bırakılmasının da doğru olmadığını düşünüyorum.
Çünkü DEVA’nın kuruluş iddiası neydi?
Şeffaflık.
Liyakat.
İstişare.
Katılımcılık.
Hesap verebilirlik.
O hâlde bu ilkelerin önce partinin kendi içerisinde yaşanması gerekmez mi?
AHMET FARUK ÜNSAL’IN İSTİFASI
Bu noktada dışarıdan gelen bir eleştiriden değil, doğrudan kurucu kadrodan gelen bir eleştiriden söz etmek gerekiyor.
DEVA’nın kurucularından Ahmet Faruk Ünsal, 2023 yılında partisinden istifa ederken karar alma süreçleri, aday belirleme yöntemi, genel başkanın yetkileri ve katılımcılık konusunda ciddi eleştiriler dile getirdi.
Bu eleştirilerin tamamı doğru mudur?
Bunun ayrıca tartışılması gerekir.
Fakat önemli olan başka bir şeydir:
Eleştiriyi yapan kişi dışarıdan biri değildi.
Kurucuydu.
Üstelik mesele yalnızca bir kişinin istifası olarak da görülmemelidir.
Çeşitli dönemlerde kurucu kadrolardan, genel başkan yardımcılarından, il başkanlarından ve teşkilat yöneticilerinden ayrılıklar yaşandı.
Her birinin gerekçesi elbette aynı değildi.
Fakat burada yönetimin sorması gereken soru şudur:
Neden gidiyorlar?
“Onlar yanlış yaptı.”
demek kolaydır.
Zor olan:
“Acaba biz nerede yanlış yaptık?”
diye sormaktır.
Siyasi partiler için asıl alarm zili tam burada çalar.
ALTILI MASA VE KİMLİK SINAVI
Sonra Türkiye siyasetinin en önemli deneylerinden biri geldi:
Altılı Masa.
CHP…
İYİ Parti…
DEVA…
Gelecek…
Saadet…
Demokrat Parti…
İktidar alternatifi oluşturma hedefi…
DEVA açısından bu büyük bir fırsattı.
Ama aynı zamanda büyük bir kimlik sınavıydı.
Çünkü ittifaklar küçük partilere güç kazandırabilir.
Ama bazen küçük partinin kendi siyasi kimliğini büyük ortağın gölgesine sokabilir.
DEVA’nın 2023 seçimlerindeki tercihi bu nedenle ayrıca değerlendirilmelidir.
DEVA, 2023 genel seçimlerine kendi logosuyla girmedi.
CHP listelerinden aday gösterildi.
Toplam 25 DEVA’lı aday CHP listelerinde yer aldı ve bunların 14’ü milletvekili seçildi.
Kâğıt üzerinde bu önemli bir sonuçtu.
Fakat siyasette sandalye hesabından daha büyük bir hesap vardır:
O sandalye kimin siyasi markasını büyüttü?
DEVA’nın mı?
CHP’nin mi?
Altılı Masa’nın mı?
Seçmen bunu nasıl okudu?
DEVA’nın kendi siyasi tabanı ne kadar büyüdü?
Bence tartışmanın merkezinde bu sorular olmalı.
Çünkü sahadaki il başkanları ve teşkilat mensupları bu tercihi kendi seçmenlerine anlatmakta zorlandı.
Bazıları:
“Bu saatten sonra CHP’ye oy vermeyi nasıl anlatacağız?”
diye düşündü.
Fakat sonuçta DEVA’nın bazı önemli yöneticileri ve teşkilat mensupları CHP listelerinden aday oldular ve milletvekili seçildiler.
İşte bence siyasi kırılmanın önemli noktalarından biri de burada ortaya çıktı.
Çünkü seçmen bazen siyasi tercihten çok, siyasi tutarlılığı sorgular.
DEVA’nın 2023’te CHP listelerinden 14 milletvekili çıkarması elbette küçümsenecek bir sonuç değildir.
Fakat asıl mesele seçim gecesi değil, seçim sonrasıdır.
Bir siyasi parti için 14 milletvekili kazanmak önemlidir.
Ama o 14 insanı siyasi hareketin geleceğinde tutabilmek daha önemlidir.
Sonraki dönemde farklı siyasi adreslere yönelen isimler oldu.
Kurucular ayrıldı.
Teşkilatlarda değişimler yaşandı.
İl başkanları ayrıldı.
İlçe başkanları değişti.
İşte burada yeniden aynı soruya geliyoruz:
Neden?
Hepsi mi kişisel hesap yaptı?
Hepsi mi makam bekledi?
Hepsi mi yanıldı?
Hepsi mi haksızdı?
Yoksa yönetim anlayışında da sorgulanması gereken noktalar var mıydı?
Bu soruların cevabı verilmeden siyasi bilanço tamamlanmış sayılmaz.
BENİM EN AĞIR ELEŞTİRİM: AHDE VEFA
Benim DEVA’ya yönelik en ağır ama en kişisel olmayan eleştirim burada.
Ahde vefa.
Bir siyasi hareket insanlardan çok şey ister.
Zaman ister.
Emek ister.
Para ister.
Aile hayatından fedakârlık ister.
Çevresini kullanmasını ister.
İtibarını ortaya koymasını ister.
Mitingde sabahlamasını ister.
Kongre düzenlemesini ister.
Kapı kapı dolaşmasını ister.
Peki siyasi hareketin insana karşı sorumluluğu nedir?
Vefa.
Vefa yalnızca görev verirken belli olmaz.
Vefa, görev vermediğiniz zaman belli olur.
Vefa, insan artık işinize yaramadığında belli olur.
Vefa, yollar ayrıldığında belli olur.
Ve en önemlisi:
Bir insan sizinle artık yürümüyorsa bile ona nasıl baktığınızda belli olur.
DEVA’nın yıllar içerisinde kurucularını, yöneticilerini, teşkilat mensuplarını ve milletvekillerini kaybetmesi bu nedenle yalnızca bir istifa listesi değildir.
Her istifa bir siyasi hikâyedir.
BEN O HİKÂYENİN İÇİNDEN GELİYORUM
Ben bu hikâyenin yalnızca dışarıdan gözlemcisi değilim.
DEVA Gaziantep teşkilatında İl Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım.
1 Kasım 2022’de görevlerimden ayrıldım.
Parti üyeliğinden ise 2023 seçimlerinden sonra istifa ettim.
Bu iki tarihi özellikle ayırmak isterim.
2021 ve 2022 yıllarında yaklaşık 65 ile yaptığım seyahatler kişisel seyahatlerdi.
Bunları DEVA’nın resmi parti gezileri gibi göstermek doğru olmaz.
Bu seyahatler sırasında farklı şehirlerdeki il ve ilçe yöneticileriyle tanıştım.
Dostluklar oluştu.
İnsanlar tanındı.
Siyasi ilişkiler gelişti.
Benim siyasi sermayem hiçbir zaman makamdan ibaret olmadı.
Ben lise mezunuydum.
Zengin değildim.
Arkamda ekonomik bir güç yoktu.
Mesleki veya akademik bir siyasi kariyerden gelmiyordum.
Lüks arabam yoktu.
Ama çalışıyordum.
İnsanlarla ilişki kuruyordum.
Emek veriyordum.
Benim hikâyem bu yazının merkezi değil.
Çünkü DEVA’da benim gibi çok sayıda insan vardı.
Ve asıl soru onlar için de aynıdır:
İnsanları kazanmak mı daha önemliydi, makamları dağıtmak mı?
DEVA’nın kuruluşundan itibaren karşılaştığı sorulardan biri buydu.
DEVA, AK PARTİ’NİN ALTERNATİFİ MİYDİ?
Kurucu kadronun önemli bölümünün AK Parti geçmişi vardı.
Bu nedenle “mavi AK Parti” yakıştırması yapıldı.
DEVA buna tepki gösterdi.
Fakat bugün geriye dönüp baktığımızda soruyu yeniden sormak mümkündür:
DEVA gerçekten AK Parti’nin alternatifi olarak mı kuruldu?
Yoksa AK Parti’den kopan seçmenin bir bölümünü muhalefet tarafına taşıyan ara bir siyasi adres mi oldu?
Hatta daha sert bir soru:
DEVA, farkında olarak veya olmayarak AK Parti’nin işine yarayan bir siyasi ara istasyon hâline mi geldi?
Ben bunun böyle olduğunu iddia etmiyorum.
Böyle bir iddia için somut deliller gerekir.
Ama sorunun sorulmasını gerektiren siyasi gelişmeler vardır.
Kurucu kadrodaki AK Parti geçmişi…
Altılı Masa…
2023 seçimlerinde CHP listeleri…
Seçim sonrası yaşanan gelişmeler…
Ve DEVA’nın kendi siyasi markasını büyütmekte yaşadığı zorluklar…
Bütün bunlar bu sorunun tartışılmasını engellemiyor.
Tam tersine, daha önemli hâle getiriyor.
2024: KENDİ LOGONLA KENDİ SINAVIN
2023’te CHP listelerinden seçime giren DEVA, 2024 yerel seçimlerinde kendi adıyla, kendi logosuyla ve kendi adaylarıyla seçime girdi.
Bu kararın daha erken alınması gerektiğini düşünenlerdenim.
Çünkü bir siyasi parti kendi kimliğini gerçekten test etmek istiyorsa, bir noktada kendi logosuyla seçmenin karşısına çıkmalıdır.
İşte gerçek siyasi güç o zaman görülür.
Gaziantep’te büyükşehir belediye başkan adayı Ekrem Kurt oldu.
Fakat ortaya çıkan tablo, 21 Mayıs 2022’deki Gaziantep meydanından oldukça farklıydı.
2022:
Büyük bir meydan.
On binlerce kişilik bir kalabalık olduğu ifade edilen güçlü bir siyasi atmosfer.
Heyecan.
Umut.
Özgüven.
2024:
Gaziantep Büyükşehir’de DEVA yaklaşık 4.786 oy ve yüzde 0,51 seviyesinde kaldı.
Bu iki rakamı yan yana koymak kimseyi küçümsemek için değildir.
Tam tersine.
Aradaki büyük farkın siyasi sebeplerini anlamak içindir.
İki yıl önce meydanı dolduran siyasi enerji nereye gitti?
İnsanlar nereye gitti?
Teşkilatlar neden aynı heyecanı taşıyamadı?
Seçmen neden aynı ölçüde sandığa yansımadı?
İşte asıl mesele budur.
Belki de bütün hikâyeyi yalnızca seçim sonuçlarıyla okumak yanlış.
Bir siyasi partinin en büyük kaybı bazen oy değildir.
Umuttur.
İnsanlar:
“Buradan bir şey çıkmaz.”
demeye başladığında siyasi hareketin en tehlikeli aşaması başlar.
Kurucular gider.
İl başkanları değişir.
İlçe başkanları değişir.
Yönetimler dağılır.
Milletvekilleri başka adreslere gider.
Gönüllüler sessizleşir.
Ve bir zamanlar büyük umutlarla kurulmuş yapı, kendi insanlarına artık aynı heyecanı vermez.
İşte o zaman siyasi bağışıklık sistemi zayıflamaya başlar.
PEKİ SENARYOYU KİM YAZDI?
Buraya kadar anlattıklarımız DEVA’nın yaşadığı sorunların önemli bölümünü kendi içindeki yönetim anlayışı, siyasi tercihler, ittifak politikaları ve insan ilişkileri üzerinden açıklamaya yetiyor.
Fakat burada daha zor bir soru sormak istiyorum.
Acaba DEVA’nın yaşadığı bütün bu süreç yalnızca kendi hatalarının sonucu muydu?
Yoksa Türkiye siyasetindeki daha büyük güç dengelerinin de bunda bir rolü var mıydı?
Bazıları belki:
“Muktedirler, belki güç odakları senaryoyu böyle yazdı ve motor dediler.”
diye düşünebilir.
Ben bu konuda kesin hüküm vermiyorum.
Çünkü böyle büyük bir iddia için somut deliller gerekir.
Ama siyasette soru sormak başka, hüküm vermek başkadır.
Benim sorum şudur:
DEVA’nın bu kadar büyük bir potansiyele rağmen neden sürekli kendi siyasi enerjisini tüketen kararlar aldığı, daha geniş siyasi dengeler içerisinde hiç araştırıldı mı?
Çünkü bir siyasi hareketi zayıflatmak için her zaman karşısına açıkça çıkmanız gerekmez.
Bazen yanlış ittifaklar…
Yanlış zamanlama…
Yanlış aday tercihleri…
İç rekabet…
Teşkilatların küstürülmesi…
Lider ile taban arasındaki mesafenin açılması…
Bunların tamamı bir siyasi hareketin enerjisini tüketmeye yeter.
Fakat burada önemli bir ayrım var:
Dışarıdan müdahale ihtimali, içerideki yönetim hatalarının mazereti olamaz.
Eğer bir siyasi hareket dışarıdan etkilenmeye açık hâle gelmişse, önce kendi iç bağışıklık sistemini güçlendirmelidir.
Güçlü teşkilat…
Şeffaf yönetim…
Gerçek istişare…
Liyakat…
Vefa…
Eleştiriye açıklık…
Ve lider ile taban arasında doğrudan iletişim…
Bunlar varsa dışarıdan gelecek hiçbir rüzgâr kolay kolay o hareketi yıkamaz.
DEVA’NIN GERÇEK ANATOMİSİ
Sayın Babacan…
ODTÜ’de mühendislik okudunuz.
Ekonomi alanında uzmanlaştınız.
Devletin en üst kademelerinde görev yaptınız.
Rakamları okudunuz.
Bütçeleri yönettiniz.
Ekonomik krizleri yönettiniz.
Şimdi önünüzde başka bir bilanço var:
Siyasi bilanço.
90 kurucu…
81 il…
Yüzlerce ilçe…
Binlerce teşkilat mensubu…
22 eylem planı…
Büyük bir siyasi iddia…
Gaziantep’te büyük bir meydan…
2023’te 14 milletvekili…
Ve ardından yaşanan kopuşlar…
Bütün bunları bir araya getirdiğinizde şu soru kaçınılmaz hâle geliyor:
Siyaseten kazandıklarınız mı daha fazla, kaybettikleriniz mi?
Belki de bir gün ODTÜ’de öğrendiğiniz analitik düşünceyle bu siyasi bilançoyu siz de önünüze koyacaksınız.
Ve belki o zaman şu sorunun cevabını daha net göreceksiniz:
DEVA’nın en büyük kaybı oy muydu, yoksa insan mı?
Benim cevabım bellidir:
İnsan.
Çünkü oy yeniden kazanılabilir.
Ama insanın güvenini yeniden kazanmak çok daha zordur.
Şimdi bütün bu fotoğrafları yan yana koyduğumuzda benim gördüğüm şey şudur:
DEVA’nın problemi yalnızca seçim sonucu değildir.
Asıl mesele, kuruluşundaki siyasi enerji ile sonraki yıllardaki siyasi karşılık arasındaki büyük farktır.
Ali Babacan’ın ekonomideki en güçlü taraflarından biri detaycılığıydı.
Ama siyasette insanın detayı vardır.
İnsan gönüldür.
İnsan aidiyettir.
İnsan vefadır.
İnsan hafızadır.
Ve siyasi hareketler insanları yalnızca görevlendirerek değil, onlara değer vererek yaşar.
Bir siyasi parti kendi içindeki insanları kaybediyorsa, bunun sebeplerini yalnızca gidenlerde aramak doğru değildir.
Çünkü siyaset yalnızca insan kazanma sanatı değildir.
İnsan kaybetmeme sanatıdır.
Ve ahde vefa, parti programlarına yazılan güzel bir cümle değildir.
İnsanların başına gelenlerde ortaya çıkar.
Bir insan yanınızdayken değil…
Artık yanınızda değilken ona nasıl davrandığınızda.
Bir siyasi hareket birlikte yola çıktığı insanları yanında tutamıyorsa, toplumu nasıl bir arada tutacaktır?
İşte DEVA’nın gerçek anatomisi belki de tam burada başlıyor.
Meydanları doldurmak kolaydır.
Asıl maharet, o meydanı dolduran insanların yıllar sonra hâlâ:
“İyi ki o gün oradaydım.”
diyebilmesini sağlamaktır.
İşte Ali Babacan’ın ve DEVA Partisi’nin önündeki en zor siyasi sınav belki de budur:
İnsanları nasıl kazandınız?
Ve neden kaybettiniz?
Belki bütün bu yaşananların cevabını bugün biz tam olarak bilmiyoruz.
Belki içerideki hatalar daha büyük rol oynadı.
Belki yanlış siyasi tercihler belirleyici oldu.
Belki güç mücadeleleri etkili oldu.
Belki Türkiye’nin siyasi dengeleri DEVA’nın önüne görünmeyen duvarlar koydu.
Belki de bunların hepsi belli ölçülerde aynı anda gerçekleşti.
Hakikati zaman gösterecek.
Ben kimseyi suçlamadan, kimseyi aklamadan yalnızca bir siyasi hareketin anatomisini anlamaya çalışıyorum.
Çünkü bazen bir hareket neden kaybettiğini kendi içerisinde arar.
Bazen dışarıda arar.
Oysa gerçek çoğu zaman ikisinin arasında bir yerde durur.
Ve insanın yapabileceği en doğru şey, bilmediği yerde kesin hüküm vermek yerine soru sormaktır.
Ben de yazımı bir hükümle değil, bir deyişle bitirmek istiyorum:
Hak şerleri hayr eyler,Zan etme ki gayr eyler,Ârif anı seyr eyler,Mevlâ görelim neyler,Neylerse güzel eyler…
Belki bugün bize şer gibi görünen bazı şeylerin yarın neye vesile olacağını bilmiyoruz.
Belki kayıplar bir ders olacak.
Belki yanlışlar yeni bir başlangıcın kapısını açacak.
Belki de yıllar sonra dönüp bu döneme baktığımızda, bütün bu yaşananların Türkiye siyasetinde daha büyük bir hikâyenin yalnızca küçük bir bölümü olduğunu göreceğiz.
Ama bir şeyden eminim:
Siyasette hiçbir samimi emek tamamen kaybolmaz.
Bir meydanda dalgalanan bayrak…
Bir kongrede harcanan emek…
Bir teşkilat binasında sabahlayan insanlar…
Kapı kapı dolaşan gönüllüler…
Bir siyasi harekete inanarak yola çıkan insanların umudu…
Bunların hepsi bir yerde kayıtlıdır.
Sandıkta değilse insanların hafızasında…
İnsanların hafızasında değilse tarihte…
Ve tarih, zamanı geldiğinde herkesin hesabını önüne koyar.
Neylerse güzel eyler…