?>

Bir Saadetli Olarak Soruyorum: Bu “Evet”in Sorumluluğu Kimin?

Abdurrahman EMRE

2 saat önce

Ben Saadet Partiliyim.

Bunu özellikle söylüyorum.

Çünkü birazdan söyleyeceklerim, Saadet Partisi’ne dışarıdan bakan birinin eleştirileri değildir. Kendi siyasi hareketine, kendi teşkilatına ve kendi genel başkanına karşı sorumluluk hisseden bir Saadetlinin muhasebesidir.

Bizim davamızın önemli özelliklerinden biri, doğru bildiğimizi söylemek kadar, kendi yaptığımızı da sorgulayabilmektir.

Çünkü hakikat, mensubiyetimizin önüne geçemiyorsa siyaseti dava olmaktan çıkarıp taraftarlığa dönüştürmüş oluruz.

10 Ağustos 2026 tarihinde Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mahmut Arıkan’ın TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı çerçeve yasa konuşmasını dikkatle okudum.

Konuşmanın önemli bölümüne katılmamak mümkün değil.

Terör bitsin.

Silahlar sussun.

Evlatlarımız ölmesin.

Devletin egemenliği tartışmasız olsun.

Şehitlerimizin ve gazilerimizin hakkı gözetilsin.

Hukuk üstün olsun.

Meclis iradesi güçlensin.

Türkiye kendi meselelerini kendi iradesiyle çözsün.

Bunların hangisine itiraz edebiliriz?

Hiçbirine.

Mesele, bütün bu doğru cümlelerin sonunda verilen “evet” oyunun ne anlama geldiğidir.

Sayın Arıkan konuşmasında açıkça:

“Bu destek, herhangi bir siyasi aktöre koşulsuz bir destek değildir.”

“İktidarın bütün uygulamalarına verilmiş bir onay değildir.”

“Kanun teklifinin her maddesine peşinen kefalet değildir.”

diyor.

Ardından da:

“Partimiz çerçeve yasaya şartlı bir destek sunmaktadır.”

diyor.

İşte tam burada bir Saadetli olarak sormak zorundayım:

Şartlı desteğin şartları nelerdir?

Hangi şart gerçekleşmezse Saadet Partisi desteğini geri çekecektir?

Hangi madde kırmızı çizgidir?

Hangi uygulama gerçekleşirse “Biz bu noktada yokuz” denilecektir?

Çünkü TBMM’de kullanılan oy yalnızca bir niyet beyanı değildir.

Bir kanuna verilen “evet”, o kanunun doğuracağı sonuçlarla birlikte değerlendirilir.

“Biz iktidara evet demedik, Türkiye’ye evet dedik” denilebilir.

Ancak Türkiye’ye hizmet etme niyetiyle verilen her oy da Türkiye’nin geleceğinde bir sonuç doğurur.

O sonuç doğru çıkarsa hepimiz sahipleniriz.

Yanlış çıkarsa “Biz aslında onu kastetmemiştik” diyerek sorumluluktan uzaklaşamayız.

Siyasetin erdemi tam da burada başlar.

Sayın Arıkan konuşmasında “Meclis iradesi”ni özellikle vurguluyor.

Buna sonuna kadar katılıyorum.

Çünkü Türkiye’nin hiçbir meselesi kapalı kapılar ardında, milletin iradesinden ve TBMM’nin denetiminden uzak biçimde çözülemez.

O halde soruyorum:

Silahların gerçekten bırakıldığı nasıl tespit edilecek?

Örgütsel yapının gerçekten tasfiye edildiğini kim belirleyecek?

Devlet otoritesinin ülkenin her noktasında tartışmasız biçimde tesis edildiği nasıl güvence altına alınacak?

Eğer cevabımız hukuk ve Meclis ise, bunun mekanizmasını da görmek isteriz.

Çünkü Türkiye artık “Merak etmeyin, sorun olmaz” cümlelerine değil, hukuki güvenceye ihtiyaç duyuyor.

Sayın Arıkan’ın “Toplumsal barış güven ister” sözüne de katılıyorum.

Ancak güven yalnızca iktidarın davranışlarıyla değil, süreci destekleyen siyasi aktörlerin neyi, neden ve hangi şartlarla desteklediğini açıkça ortaya koymasıyla da oluşur.

Milletin önüne çıkıp:

“Biz buna evet dedik; çünkü…”

demek yetmez.

Şunu da söylemek gerekir:

“Şu olursa destekleriz, şu olursa karşı çıkarız, şu şart ortadan kalkarsa desteğimizi çekeriz.”

İşte siyasi güven budur.

Bir Saadetli olarak terörün bitmesine karşı çıkamam.

Çıkmam.

Silahların susmasına karşı çıkamam.

Çıkmam.

Türkiye’nin kardeşliğinin güçlenmesine karşı çıkamam.

Çıkmam.

Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği konusunda da en küçük bir tereddüde izin veremem.

Şehitlerimizin emanetini siyasi hesaplara kurban edemem.

Milletin iradesinin üzerinde hiçbir iradeyi kabul edemem.

Türkiye’nin geleceğinin herhangi bir örgütün, herhangi bir devletin veya herhangi bir küresel gücün hesabına göre şekillendirilmesine razı olamam.

Bunları söylemek terörün devamını istemek değildir.

Tam tersine; terörün bir daha ortaya çıkamayacağı bir Türkiye istemektir.

Sayın Arıkan’ın konuşmasındaki şu cümle de bu nedenle önemlidir:

“Silah bırakma ve tasfiye bu süreç için sadece başlangıç noktası olarak görülmelidir.”

Katılıyorum.

Çünkü Türkiye’nin meselesi yalnızca silahı susturmak değildir.

Asıl mesele, silahı yeniden doğuracak şartları ortadan kaldırmaktır.

Adalet olacak.

Kalkınma olacak.

Ekonomik fırsat eşitliği olacak.

Hukuk olacak.

Kardeşlik olacak.

Ama bütün bunlar yapılırken devletin egemenliği ve milletin ortak iradesi de tartışmaya açılmayacak.

Bizim aradığımız denge budur.

Burada Sayın Mahmut Arıkan’a ilişkin kişisel kanaatimi de açıkça ifade etmek isterim.

Ben Sayın Arıkan’ı kapasitesi sınırlı, siyaseti günlük hesaplarla okuyan bir siyasetçi olarak görmüyorum.

Tam tersine;

İnşaat mühendisliğinin kazandırdığı analitik mantalite,

Milli Görüş’ün içinde Erbakan Hoca ve kurmaylarından aldığı güçlü tedrisat,

Kayserililiğin kattığı Allah vergisi ticari kıvrak zekâ

ve

siyasetin bütün hatlarını Milli Görüş gömleğinin cebinde taşıyarak gerektiğinde realist biçimde kullanabilme kabiliyeti…

Bütün bunlar, Mahmut Arıkan’ı benim gözümde gelecek vadeden bir siyasetçi haline getiriyor.

İşte tam da bu yüzden, kendisine yönelik beklentim sıradan bir siyasetçiye duyulan beklenti değildir.

Kapasitesi yüksek siyasetçilerden beklenti de yüksek olur.

İnsan, değer verdiği bir siyasetçiye daha fazla soru sorar.

Ben Sayın Mahmut Arıkan’a düşman değilim.

Saadet Partisi’ne de muhalif değilim.

Tam tersine, mensubu olduğum siyasi hareketin doğru karar vermesini istediğim için soruyorum:

Bu “evet”in sınırı nedir?

Şartları nelerdir?

Teminatları nelerdir?

Denetimi nasıl yapılacaktır?

Ve yarın işler bugün anlatıldığı gibi gitmezse:

Saadet Partisi’nin tutumu ne olacaktır?

Bu soruların sorulması sürece, barışa veya kardeşliğe karşı olmak değildir.

Tam tersine; barışın kalıcı, kardeşliğin gerçek, devletin güçlü ve Türkiye’nin güvenli olması için bu soruları bugün sormaktır.

Çünkü yarın çok geç olabilir.

Saadet Partisi’nin tarihi, Türkiye’nin en zor dönemlerinde bedel ödemiş bir siyasi hareketin tarihidir.

Erbakan Hoca’nın bu meselelerde söyledikleri, bugün konuşan herkes için önemli bir siyasi mirastır.

Dolayısıyla bizim meselemiz hiçbir zaman korkmak olmadı.

Öyleyse bugün de korkmadan konuşabilmeliyiz.

Genel Başkanımız doğru bir şey söylediğinde alkışlamak ne kadar doğal ise, eksik bıraktığı bir noktayı sormak da o kadar doğaldır.

Bu bir sadakatsizlik değildir.

Bu, Saadet Partililiktir.

Çünkü biz şahıslara değil, hakikate sadakat sözü verdik.

Benim istediğim şey çok basit:

Türkiye kazansın.

Terör bitsin.

Silahlar sussun.

Evlatlarımız ölmesin.

Şehitlerimizin emaneti korunsun.

Devletin egemenliği tartışılmaz olsun.

Hukuk herkese eşit uygulansın.

Meclis gerçek anlamda çözümün merkezi olsun.

Ve hiç kimse yarın:

“Biz bunu böyle anlamamıştık.”

demek zorunda kalmasın.

Çünkü Türkiye artık deneme-yanılma siyasetine mahkûm değildir.

Bu millet yeterince bedel ödedi.

Yeterince acı çekti.

Yeterince umutlandı.

Yeterince hayal kırıklığı yaşadı.

Şimdi hepimizin sorumluluğu daha büyük.

Ben bir Saadetli olarak şunu söylüyorum:

Terörün bitmesine sonuna kadar evet.

Türkiye’nin güçlenmesine sonuna kadar evet.

Kardeşliğe sonuna kadar evet.

Ama milletin aklına takılan sorulara da sonuna kadar cevap istiyorum.

Çünkü siyaset yalnızca “evet” veya “hayır” demek değildir.

Bazen en büyük siyasi sorumluluk:

“Evet dedim ama bunun hesabını da vermeye hazırım.”

diyebilmektir.

İşte benim Saadet Partisi’nden beklentim budur.

Ve inanıyorum ki bu beklenti, Saadet Partisi’ne karşı değil;

Saadet Partisi’nin daha güçlü, daha itibarlı ve daha inandırıcı olması içindir

YAZARIN DİĞER YAZILARI