Gençler bazen evliliği, anne babalarının baskısından kurtulup kendi özgür hayatlarına kavuşmanın başlangıcı sanıyor. Oysa insan evlendiği gün özgürlüğünü değil, eşiyle ve ileride doğacak çocuklarıyla ilgili sorumlulukları da üzerine alır.
Anne babasının evinden ayrılıp kendi evini kurmak, kendi kararlarını vermek, kendi düzenini oluşturmak elbette bir özgürlüktür. Fakat anne babadan bağımsızlaşmak, sorumluluklardan kaçmak anlamına gelmez.
Çünkü evlilikle birlikte insanın hayatına bir eş girer. Artık alınan kararlar yalnızca kişiyi değil, iki insanın ortak hayatını etkiler. Çocuk sahibi olunduğunda ise bu sorumluluk daha da büyür. İşte tam burada “ben” ile “biz” arasındaki fark ortaya çıkar.
İnsan hayatında bazı özgürlükler vardır; insanı büyütür. Bazı özgürlükler ise insanı yalnızlaştırır. Aradaki fark, özgürlüğün kendisinden çok sorumlulukla kurduğu ilişkidedir.
Elbette evlilik, insanın arkadaşlarından, sosyal çevresinden, ilgi alanlarından ve kendisine ait yaşam alanından vazgeçmesi anlamına gelmez. Her insanın kendisine ait bir dünyası olmalıdır. Eşler arkadaşlarıyla görüşebilir, sosyal hayatlarını sürdürebilir, kendi ilgi alanlarının peşinden gidebilir. Ancak evlilikte kişisel alan ile ortak hayat arasındaki sınırı doğru kurmak gerekir.
Bir eşin, “Bunlar benim 20 yıllık, 30 yıllık arkadaşlarım; sen bana karışamazsın” diyerek eşinin düşüncesini ve kaygısını tamamen yok sayması, sağlıklı bir özgürlük anlayışı değildir. Burada mesele arkadaşlıklardan vazgeçmek değil, eşinin hayat arkadaşı olduğunu unutmamaktır.
Eğer bir arkadaşlık, bir sosyal çevre ya da bir davranış aile huzurunu tehdit etmeye başlamışsa yapılması gereken, “Sen bana karışamazsın” diyerek kapıyı kapatmak değil; oturup konuşmak, birbirini dinlemek ve ortak bir çözüm aramaktır. Çünkü evlilikte özgürlük, “Ben istediğimi yaparım” demek değildir. “Benim yaptığımın seni de etkileyebileceğini biliyorum” diyebilmektir.
Aksi halde eşler zamanla hayatlarının önemli taraflarını birbirleriyle paylaşmamaya başlar. Biri kendi dünyasına, diğeri kendi dünyasına çekilir. Sorunlar paylaşılmaz, kararlar ortak alınmaz. Aynı evde yaşayan ama birbirinin hayatına yabancılaşan iki insan ortaya çıkar.
Eşler birbirinin sahibi değildir; ama birbirinin hayat arkadaşıdır. Hayat arkadaşlığı ise hayatın önemli kararlarını birbirinden saklamak değil, aynı hayatı birlikte taşıyabilmektir.
Erich Fromm’un sevgi anlayışında sevgi yalnızca bir duygu değildir; bakım, sorumluluk, saygı ve karşımızdaki insanı gerçekten tanıma çabasını da gerektirir. Bu yüzden sevmek yalnızca “Seni seviyorum” demek değildir. Sevmek, “Senin hayatın benim için de önemli” diyebilmektir. Eşinin yorulduğunu fark etmektir. Onun yükünü görmektir. Bir problem çıktığında “Sen hallet” demek yerine “Beraber hallederiz” diyebilmektir.
Bazen kendi isteğinden vazgeçip ortak hayatın ihtiyacını öne almaktır. Çünkü evlilik, iki insanın aynı evde yaşaması değil; aynı hayatın sorumluluğunu paylaşmasıdır.
Çocuk dünyaya geldiğinde ise gerçek sınav başlar. Çünkü çocuk yalnızca anne ve babanın maddi sorumluluğu değildir. Onun büyümesi, eğitimi, sağlığı, duyguları, korkuları, sevinçleri ve geleceği iki insanın ortak sorumluluğudur. Çocuğun okul masrafını karşılamak elbette önemlidir. Fakat onunla konuşmak, korkularını dinlemek, başarısız olduğunda yanında olmak, hata yaptığında yol göstermek ve büyürken elinden tutmak da en az maddi sorumluluk kadar değerlidir. Çocukların yalnızca paraya değil; zamana, ilgiye ve anne babalarının varlığına ihtiyacı vardır.
Ne var ki bazı ailelerde çocuk dünyaya geldikten sonra sorumluluk dengesi bozuluyor. Biri çocuğun peşinde koşarken diğeri kendi hayatına devam edebiliyor. Biri evin düzenini, çocuğun okulunu, sağlığını ve geleceğini düşünürken diğeri sosyal hayatını sürdürüyor.
Sonra da “Senin çocuğun değil mi?”, “Çocuk yaparken bunları düşünmeliydin” ya da “Ben zaten bütün maddi ihtiyaçlarını karşılıyorum” denilebiliyor.
Oysa mesele yalnızca para değildir. Çocuğun yalnızca masrafı ortak değildir; hayatı da ortaktır. Bir taraf görünmeyen emeği taşırken, diğer taraf bunu yalnızca “görevi” olarak görmeye başladığında aile içinde sessiz bir adaletsizlik başlar. Bir taraf yorulur, diğer taraf bunu görmez. Bir taraf “biz” diyerek yaşarken, diğer taraf “ben” diyerek hayatına devam eder.
Sonra sevginin yerini hesaplaşma almaya başlar:
“Ben ne yaptım?”
“Sen ne yaptın?”
“Ben senden daha çok çalışıyorum.”
“Ben senden daha çok yoruluyorum.”
“Ben bütün masrafları karşılıyorum.”
“Ben çocuklarla bütün gün uğraşıyorum.”
Evlilik böyle bir noktaya geldiğinde artık iki insan hayatı paylaşmıyor, haklı çıkmaya çalışıyordur.
Oysa evlilik bir haklılık yarışması değildir. Eşlerden birinin kazandığı, diğerinin kaybettiği bir yarış hiç değildir. Eşlerden biri kaybediyorsa aslında aile kaybediyordur. Çocuk kaybediyordur. Evdeki huzur kaybediyordur. Sonunda herkes kaybediyordur.
Bu nedenle bugün gençlere özgürlüğü anlatırken sorumluluğu da anlatmak zorundayız. “Kimse sana karışamaz” demek kolaydır. Asıl mesele şudur: Kimse sana karışmayabilir; ama sen de kendi özgürlüğünün bedelini başkasına ödetemezsin. Özgürlük, eşinden kaçmak değildir. Eşini kontrol etmek de değildir. Özgürlük; birbirinin kişiliğine saygı duyarken ortak hayatın sorumluluğunu birlikte taşıyabilmektir.
Evlilikte bireysellik elbette olmalıdır. İnsanın kendi arkadaşları, kendi ilgi alanları, kendi düşünceleri ve kendi dünyası olabilir. Fakat bireysellik ile bencillik arasındaki çizgiyi unutmamak gerekir. Bireysellik, “Ben de varım” demektir. Bencillik ise “Yalnızca ben varım” demektir. Aileyi yıkan bireysellik değil, “yalnızca ben” anlayışıdır.
Evliliğin düşmanı özgürlük değildir. Evliliğin asıl düşmanı, özgürlüğün sorumluluklardan kaçmak için kullanılmasıdır. Çünkü insan evlendiğinde kendi kimliğini kaybetmez. Fakat hayatına yeni bir kimlik ekler: eş olmak.
Çocuk sahibi olduğunda ise bir kimlik daha kazanır: anne veya baba olmak. Bu kimliklerin her biri insana yeni haklar kadar yeni sorumluluklar da getirir.
Aileyi ayakta tutan yalnızca sevgi değildir. Sevgi başlangıçtır. Ama güven, saygı, sabır, fedakârlık ve ortak mücadele olmadan sevgi uzun bir yolu tek başına yürüyemez. Bir aileyi güçlü yapan, rahat günlerde birbirinin yanında olmak değildir. Asıl güç, hayat ağırlaştığında ortaya çıkar. Hastalıkta, ekonomik sıkıntıda, işsizlikte, çocukların sorunlarında…
Hayat bütün ağırlığıyla kapıya dayandığında insan eşine bakıp:
“Bu senin problemin değil, bizim problemimiz.”
“Sen hallet” yerine “Beraber hallederiz.”
“Senin çocuğun” yerine “Bizim çocuğumuz.”
“Senin sorumluluğun” yerine “Bizim sorumluluğumuz.”
diyebilmelidir.
Çünkü hayatın en ağır yükü bile paylaşılınca hafifler. Fakat en küçük yük bile sürekli bir kişinin omuzlarına bırakıldığında zamanla taşınamaz hale gelir.
Belki de bugün gençlere evlilik konusunda yeniden hatırlatmamız gereken en önemli gerçek budur: Evlilik, özgürlüğün bittiği yer değil; sorumluluğun başladığı yerdir.
İnsan evlenince “ben” olmaktan vazgeçmez. Ama “ben”in yanına “sen”i, ikisinin yanına da “biz”i koymayı öğrenir. Çünkü evlilik, kendi hayatını yaşarken eşinin yükünü görebilmek, gerektiğinde kendi konforundan vazgeçebilmek ve hayat zorlaştığında “Bu senin değil, bizim meselemiz” diyebilmektir.
İyi günde yan yana olmak kolaydır. Asıl mesele, hayat ağırlaştığında birbirinin karşısında değil, yanında durabilmektir. Çünkü evlilik, aynı evde yaşamak değil, aynı hayatın yükünü birlikte taşımaktır.
Ve unutmayalım: “Ben” büyüdükçe aynı evin içinde iki ayrı hayat başlar, “biz” büyüdükçe iki insan gerçek bir aileye dönüşür. Bir evi yuva yapan duvarları değil, o duvarların içinde birbirinin yükünü gönüllüce omuzlayan iki insanın varlığıdır. Çünkü evlilikte gerçek özgürlük, “Sen bana karışamazsın” diyerek birbirinden uzaklaşmak değil;
Hayat bütün ağırlığıyla üzerimize geldiğinde birbirine dönüp “Korkma, ben buradayım; bunu birlikte aşacağız.” diyebilmektir. Çünkü evlilikte insanın en büyük özgürlüğü, yalnız başına istediği gibi yaşamak değil; hayatın bütün yüklerine rağmen “biz” diyebileceği bir yol arkadaşının olduğunu bilmektir.
Serhan Akınal