Teknoloji dediğimiz şey, aslında insanın zamana karşı verdiği mücadelenin sessiz hikâyesidir. Her dönem kendi aracını üretir. Kimi zaman bakır tellerden, kimi zaman analog sistemlerden, kimi zaman manyetik disklerden, kimi zaman da görünmez veri bulutlarından medet umar. Araçlar değişir, biçimler yenilenir; fakat ihtiyaç hep aynı kalır. Daha hızlı düşünmek, daha düzenli çalışmak, daha uzağa ulaşmak…
Bizim kuşak, (1965 - 1980 doğum tarihli, X kuşağı) bu büyük dönüşümün en keskin virajlarına tanıklık eden nesillerden biri oldu. Analogdan dijitale, mekanikten elektroniğe, yerelden küresele uzanan bir çağ, değişiminin tam ortasında büyüdük. Teknoloji bizim için hazır sunulmuş bir konfor alanı değildi; adım adım öğrenilen, hata yaparak kavranan, sabırla ilerlenen bir yolculuktu. Önce beklemeyi öğrendik, sonra hızı… Fakat itiraf etmek gerekir ki bu baş döndürücü tempoya alışmak kolay olmadı.
Üniversitede ilk bilgisayarla tanıştığımızda, karşımızda bugünkü gibi renkli grafik arayüzler yoktu. Komut satırları vardı. MS-DOS ile çalışan sistemler, siyah ekranın ortasında yanıp sönen bir imleç, ezberlenmesi gereken komutlar… Bilgisayar dediğimiz şey kendiliğinden konuşan bir makine değil, doğru dili bekleyen suskun bir aygıttı. Yanlış yazılmış tek bir harf ya da eksik bir komut, saatlerce hazırladığınız çalışmayı boşa çıkarabilirdi. Bazen tüm sistemi kilitleyebilirdi. Bu yüzden teknolojiyle ilk ilişkimiz hız üzerinden değil, disiplin üzerinden kuruldu.
1991 yılında iş hayatına başladığımda artık 3.5 inçlik disketler yaygınlaşmaya başlamıştı. İşyerimize aldığımız ilk bilgisayar, 1 MB RAM’e sahip, sınırlı depolama kapasitesi bulunan bir bilgisayardı.Bu bilgisayar İş yapma kültürümüzün dönüşümünün başlangıcıydı. bugünün ölçülerine göre son derece mütevazı kapasitede bir cihazdı. Ancak bizim için adeta yeni bir çağın kapısıydı. Cari hesapları defter yerine bilgisayarda tutabiliyor, faturaları yazıcıdan çıkarabiliyor, kendi formlarımızı tasarlayabiliyor, ürün listeleri hazırlayabiliyorduk. Daktilonun tek satırlı sabrından, dijital düzenin çok satırlı imkânına geçmiştik. Muhasebe kayıtlarımız da yavaş yavaş bilgisayar ortamına taşınmaya başlamıştı.
Aynı dönemde fax sistemi iş hayatına girdi. Bilgisayardan çıkan bir belgeyi saniyeler içinde müşteriye ya da gümrük müşavirine gönderebilmek, o günün şartlarında gerçek bir devrimdi. Bekleme süreleri kısaldı, mesafeler daraldı, ticaret hızlandı.
Derken dünya siyaseti de değişti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeni cumhuriyetler ortaya çıktı. Sınırlar yeniden çizilirken ticaret yolları da yeniden şekillendi. Ülkemizde “valiz ticareti” olarak anılan hareketli bir dönem başladı. Ortaklarlımla beraber ben de bu sürecin içinde yer aldık. İstanbul’daki ve Karadeniz bölgesindeki bayilerimize ihracata uygun ürünler hazırladık. Başlangıçta biz kapı çalarken, zamanla kapımız çalınır oldu. O yeni cumhuriyetlerden gelen firmalar müşterimiz haline geldi
Ticaretimiz büyüdükçe teknolojiye olan ihtiyacımız da arttı. Bilgisayarlarımızı yeniledik. Artık yurt dışındaki müşterilerimize anında bilgi verebiliyor, fiyat tekliflerini ve belgeleri hızla ulaştırabiliyorduk. Bilgi, klasörlerden dijital dosyalara taşındı. Ardından flash bellekler çıktı. Bir zamanlar dolaplara sığmayan arşivler, cebimize girdi. Veri artık fiziksel bir yük değil, taşınabilir bir güç olmuştu.
Sonra internet çağı başladı. Küreselleşmenin gerçek anlam kazandığı dönem buydu. Bilgiye ulaşmak için artık kütüphane raflarını karıştırmak gerekmiyordu. Dünya, masa başına sığmıştı. Ancak bu hız beraberinde yeni bir zorluk da getirdi: Bilginin çoğalması, doğruyu seçmeyi zorlaştırdı. Sabır yerini aceleye, derinlik yerini yüzeyselliğe bıraktı.
Aynı zamanda bu dönemde, MS-DOS tabanlı sistemlerle çalışan bilgisayarlarımız, zamanla Windows altyapısına geçerek çok daha kullanıcı dostu, akıcı ve pratik hale geldi. Böylece bilgiye ulaşmak, işlem yapmak ve verileri yönetmek önceki dönemlere göre çok daha hızlı ve kolay bir sürece dönüştü.
Günümüzde muhasebe sistemleri de e-fatura ve dijital denetim süreçleriyle bambaşka bir döneme girdi. Kurumlar, mükelleflerin kayıtlarını çok daha hızlı ve şeffaf biçimde görebilir hale geldi.
Tam bu dönüşüme alışmışken şimdi de yapay zekâ çağına girdik. Dün saatler süren hesaplamalar, yazışmalar ve analizler bugün saniyeler içinde yapılabiliyor. Artık kişiler, şirketler hatta resmi kurumlar bile yapay zekadan yardım alır hale geliyor.
(1965-1980 dönemi) Bizim kuşak üniversiteden mezun olalı en az otuzbeş yıl oldu. Disketlerin manyetik yüzeyinde biriken veriler zaman içinde silindi, Fakat o yılların emeği hafızamızda yaşamaya devam ediyor. Yaş alıyoruz, fakat aynı zamanda tarihin en hızlı dönüşümüne tanıklık etmiş olmanın ayrıcalığını da hep beraber yaşıyoruz.
Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki; değişmeyen tek şey, değişime uyum sağlama zorunluluğudur. Disketin yerini flash bellek, faxın yerini e-posta, ofisin yerini bulut sistemleri aldı. Artık dünyanın neresinde olursanız olalım, sisteme girmiş olduğumuz bilgileri cep telefonundan da görebilir hale geldik.
Şimdi ise yapay zekâ yeni bir eşik olarak önümüzde duruyor. Bizi gelecekte nelerin beklediğini hiçbirimiz tam olarak bilmiyoruz. Ucu açık bir yolculuğun içindeyiz.
Biz, disketlerin tıkırtısını da modemlerin bağlanma sesini de hatırlayan bir nesiliz. Bugün sessizce çalışan algoritmalara bakarken şunu biliyoruz: Çağ değişir, araçlar yenilenir; ama ayakta kalmak için gereken irade hep aynıdır. Öğrenmeye devam etmek…
Teknoloji hayatı kolaylaştırdı, işleri hızlandırdı, mesafeleri kısalttı. Ancak bu ilerlemenin görünmeyen bir bedeli de oldu. Sabır giderek azaldı; bir zamanlar günlerce beklenen haberler, bugün saniyeler içinde gelmeyince insanları huzursuz hale getirir oldu. Yüz yüze kurulan sıcak ilişkilerin yerini ekranlar üzerinden yapılan soğuk ve uzaktan iletişim aldı. Hız arttıkça zaman kazandığımızı sandık, fakat çoğu zaman iç huzurumuzu kaybettik.
Araçlar gelişti, teknoloji ilerledi, imkânlar arttı; ama insan ruhu aynı ölçüde dinginleşmedi, olgunlaşmadı; işte asıl mesele budur.
Serhan Akınal