?>

DEVLETİ AYAKTA TUTAN GÜÇ MİLLET İRADESİ, HUKUK ve CUMHURİYET

Serhan AKINAL

2 saat önce

  Devlet, yalnızca sınırları belirlenmiş bir yönetim mekanizması değil; ortak tarih, kültür ve gelecek hedefleri etrafında birleşen bir milletin kurumsal ifadesidir.

 

Bir devletin gücü sadece askeri kapasitesi, ekonomik imkânları veya teknolojik gelişmişliğiyle ölçülemez. Asıl güç; adaletin sağlanması, hukukun üstünlüğünün korunması ve vatandaşların devlete duyduğu güvenle ortaya çıkar. Çünkü milletin desteğini ve güvenini kaybeden hiçbir yönetim anlayışı uzun vadede kalıcı olamaz.

 

Bu topraklarda yaşayan insanların ortak değerleri vardır. İstiklal Marşı, bayrak, vatan sevgisi ve toplumsal dayanışma duygusu, millet olma bilincinin temel unsurlarıdır. Hükümetler ve yöneticiler zaman içinde değişebilir; ancak devlet, milletin ortak iradesiyle varlığını sürdürür. Bu nedenle devletin devamlılığı, kişilere değil, kurallara ve kurumlara dayanır.

 

Millet; aynı coğrafyada yaşayan insanların oluşturduğu sıradan bir topluluk değil, ortak değerler etrafında kenetlenmiş büyük bir birliktir. Yüzyıllardır bir arada yaşayan, aynı havayı, aynı toprağı, aynı vatanı paylaşan vatandaşlarımızın büyüklerinin mezarları da bu topraktadır. Bu birliği güçlü tutan en önemli unsur ise adalet, eşitlik ve ortak iradeye duyulan saygıdır. Atatürk’ün dediği gibi;

 

Cumhuriyet, millet egemenliğinin devlet yönetimine yansıdığı sistemdir. Yönetim yetkisinin belirli kişi veya gruplara değil, doğrudan millete ait olduğunu ifade eder. Bu yönüyle Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda vatandaşların eşit haklara sahip olduğu bir siyasal ve toplumsal düzen anlayışıdır.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” sözü, Cumhuriyet’in temel dayanağını açık biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 6. maddesinde de:

 

Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır.”

hükmüne yer verilmiştir.

 

Bu ilke, devlet yönetiminde nihai söz hakkının millete ait olduğunu ve tüm yetkilerin anayasal sınırlar içerisinde kullanılabileceğini ifade eder. Demokratik hukuk devletlerinde hiçbir makam, kişi veya kurum millet iradesinin ve hukukun üstünde değildir.

 

Demokrasi ise millet egemenliğinin uygulamadaki karşılığıdır. Vatandaşların özgür iradeleriyle yönetime katılmalarını sağlayan bu sistem, farklı düşüncelerin barış içinde temsil edilmesine imkân tanır. Çok partili siyasi hayat da demokratik düzenin önemli unsurlarından biridir. Çünkü farklı görüşlerin yarışabildiği bir ortam, toplumun tercihlerini daha sağlıklı biçimde ortaya koymasını sağlar.

 

Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez kurumlarıdır. Ancak demokratik sistemlerde belirleyici olan kişiler değil, hukuk düzenidir. Görev ve yetkilerin sınırları anayasa ve kanunlarla çizilmiş olup, kamu yönetiminin meşruiyeti de bu çerçevede şekillenir.

 

Ayrıca: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Anayasa Madde 68 siyasi partileri demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlar ve partilerin kuruluş, çalışma usulleri ile iç düzenlerinin kanunla düzenleneceğini belirtir. Buna bağlı olarak Siyasi Partiler Kanunu her partinin bir tüzük ve programa sahip olmasını zorunlu kılar.

 

Bu nedenle bir siyasi partiye üye olan kişi, gönüllü olarak o partinin tüzüğünü, programını ve disiplin kurallarını kabul etmiş sayılır. Nasıl ki devlet yönetiminde en üst hukuk normu Anayasa ise, siyasi partilerde de parti tüzüğü üyeler açısından temel iç hukuk niteliğindedir. Ancak hiçbir parti tüzüğü Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olamaz; tüm parti kuralları Anayasa'nın çizdiği çerçeve içinde geçerlidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi devleti şu şekilde tanımlar:

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde; insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

 

Bu tanım; insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, toplumsal dayanışmayı ve demokratik değerleri devlet düzeninin temel unsurları olarak kabul etmektedir.

 

Cumhuriyet aynı zamanda bir sorumluluk anlayışıdır. Vatandaşlık görevi yalnızca seçimlerde oy kullanmakla sınırlı değildir. Toplumsal hayata katkı sunmak, hukuka saygı göstermek, farklı görüşlere tahammül etmek ve ortak değerlere sahip çıkmak da demokratik toplumun temel gerekleridir. Çünkü demokrasi; yalnızca seçim süreçlerinden ibaret değil, özgürlüklerin, adaletin ve toplumsal sorumluluğun sürekli yaşatıldığı bir yönetim kültürüdür.

 

Atatürk’ün, “Cumhuriyet; düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister.” sözü de Cumhuriyet’in ancak bilinçli ve özgür bireylerin varlığıyla güçlenebileceğini göstermektedir.

 

Devletin temel görevi, vatandaşları arasında ayrım yapmaksızın herkesin hak ve özgürlüklerini korumaktır. Hukuk devleti anlayışı; bireylerin diline, düşüncesine, yaşam tarzına veya sosyal konumuna bakılmaksızın eşit muamele görmesini gerektirir. Adaletin tarafsız biçimde uygulanması,

toplumsal huzurun ve birlik duygusunun en önemli güvencesidir.

 

Aynı zamanda devlet; eğitimden ekonomiye, bilimden sosyal politikalara kadar her alanda vatandaşlarının yaşam kalitesini yükseltmeyi hedeflemelidir. Çünkü güçlü devlet, yalnızca sınırlarını koruyan değil; insan onurunu, toplumsal huzuru ve adaleti de güvence altına alan devlettir.

 

Sonuç olarak devletleri ayakta tutan asıl unsur; hukuka bağlılık, adalet anlayışı, toplumsal birlik ve millet iradesidir. Cumhuriyet ve demokrasi, bu değerlerin kurumsallaşmış hâlidir. Bu nedenle hukuk devletini, demokratik düzeni ve Cumhuriyet’i korumak yalnızca devlet kurumlarının değil, toplumun bütün fertlerinin ortak sorumluluğudur.

 

Çünkü güçlü devletin temeli; baskıda değil hukukta, ayrışmada değil birlikte yaşama kültüründe, keyfî yönetimde değil millet iradesinde yatar.

Bir milletin en büyük gücü; kendi iradesine, hukukuna, demokrasisine ve Cumhuriyet’ine sahip çıkabilmesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI