Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmaz, evin idaresi ve çocukların yetiştirilmesi konusunda azami özen gösterirlerdi. Dedem, annemi üçüncü sınıfa kadar okutmuş, ancak yaşça büyük abilerinin etkisiyle okuldan çıkarılmış; oysa annem okulda başarılı bir öğrenciymiş. ‘’Kız kısmı zaten ne olacak denmiş,’’ okumayı yazmayı öğrendiği yeterli sayılmış. Annem hem evin en küçük çocuğu, hem de tek kızıydı. Annem çok maharetli, Antep yemeklerini çok lezzetli yapan bir ev hanımıydı.
Annemin, akrabaların ve komşuların kabul günleri olurdu. Her ayın 14’ünde benim annemin kabul günüydü. Fırsat bulan kadınlar bu günlere katılmaya gayret ederdi. pastaneden pasta, börek almak ayıp sayılırdı. Çünkü evin hanımı gelen misafirlerini en iyi şekilde karşılamalı ve maharetli ellerinden en güzel pastaları misafirlerine sunmak zorundaydı.
Benim annem güzel yemek yapardı. Anne: sen neden pasta börek yapmıyorsun diye sorunca, oğlum ben sana güzel yemekler yapıyorum. Pasta, börek konusunda ablaların daha maharetli derdi. Ablalarımın pasta defterleri vardı. Bir tanıdıkta görüp beğendikleri pastayı hemen defterlerine geçirmeye uğraşır, onun nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışırlardı. Hatırlıyorum, kadınlar arasında her dönemin bir pasta modası bile vardı. Örneğin şimdi yapılmayan ve yapımı çok zahmetli, amonyaklı pasta,,,
Ben okuldan geldiğimde bazen annem bir akrabanın kabulüne gitmiş olabilirdi. Eve geldiğimde kapıya sıkıştırılmış annemin o güzel el yazısıyla yazdığı notlarla karşılaşabilirdim. Oğlum bügün halanın kabul günü, oraya gel… Ben de koşa koşa halamın evine giderdim. Çünkü orada beni pasta böreğin beklediğinden emindim. Büyüklerimizin kendi aralarında çok samimi bir ortamları vardı. Ev sahibi hanım, yakın çevresini akşam bırakmazdı. Evin reisi de ya fırın yemeği ya da lahmacun yaptırır, işten eve dönerdi. Herkes güle oynaya yemeğini yer, güzel sohbetler ederdi. Biz küçükler de akraba çocuklarıyla bir arada olduğumuz için mutluyduk.
Babam çocuklara doğrudan karışmaz, hep anneme söyler, “oğluna söyle, kızına söyle” der ve geri çekilirdi. Biz annemizin otoriter olduğunu sanırdık; oysa tam anlamıyla Osmanlı kadını disiplinindeydi. “Akşam babana söylersem görürsünüz” diyerek kenara çekilirdi. Babam ise sessiz bir güçtü; tek bakışı bile yeterdi. Babam ailenin en büyük erkek çocuğuydu, herkes ondan akıl almaya gelirdi. Hiç kimseyle kötü olmaz, yapıcı bir kişileğe sahip, açık sözlü ve iyi niyetli biri idi.
Çocukluğumuz mahalle baskısı ve dayanışması içinde geçti. Mahalle sakinleri, bütün çocukları kendi evlatları gibi sahip çıkar, hayatın içinde yaşamı öğretirdi. Okul dönüşü servisten iner inmez arkadaşımın evine geçer, çatı katında besledikleri kuşlarla ilgilenir, yemlerini ve sularını tamamlardık. Bazen çantalarımızı bırakıp bahçede oyunlara dalardık
Binamızın bahçe katındaki evlerden birinde halam oturur, birinde de Arkadaşım Emin’ler otururdu. Halam, evinin yan tarafında yaptığı çiçek bahçesine çok güzel bakardı. Baharda halamın bahçesi çok güzel olurdu. Burada konu komşu toplanır, hanımlar kendi arasında köfte yapar, kısır yapar, bastık çalar, çay içerlerdi. Aralarında çok güzelde sohbetleri olurdu. Halam babamın bir küçük kardeşi idi. Cahildi, okuması yazması yoktu. İyi niyetli idi. Hiç kimse için kötü düşünmezdi. Sosyal bir kişiydi, konu komşu akraba ziyaretlerine gitmeyi de severdi. Rahmetli babamı da çok severdi. Baharda yetişen o Fulden veya o mis kokulu zambaktan mutlaka, abim sever diye getirirdi.
Biz arkadaşlarla oyuna daldığımızda ya halamın haşladığı nohuttan yerdik ya da arkadaşım Emin’in anneannesİ Pervin teyzenin ekmeğe sürdüğü salçadan yerdik. Bu iki ev, benim ikinci evim gibiydi. Bu evlere her an girip elimi yüzümü yıkayabilir, suyumu içebilirdim.
Arkadaşlar arasında tartışmalar kısa sürerdi; hemen küser, iki dakika sonra tekrar barışırdık. Dizlerimizden, dirseklerimizden yara eksik olmazdı ama ailelerimiz ve biz bu durumlara önem vermezdik. Düşüp başımızı çarptığımızda bir büyüğümüz tülbent veya eşarp getirir, şişen yere biraz zeytinyağı sürer, üzerine bozuk para koyarak sıkı sıkı bağlardı. Ertesi gün sadece ufak bir kızarıklık kalırdı.
En büyük eğlencemiz sokaklardaki oyunlardı; o dönemde kafeler ve AVM’ler yoktu. Ben özel okulda okudum; mahalle arkadaşlarımla servis bekler, servis gecikir veya gelmeyince ya yürüyerek, ya da otobüsle okula giderdik. Otobüsle yolculuğun bile bir adabı vardı. Bir gün otobüse yetişemeyen arkadaşımız, otobüsün arkasından koşarken biz de içeriden “hadi çabuk ol” diye bağırmıştık. Sınıf öğretmenimiz olayı duyunca, “Otobüste bağırarak nasıl yolculuk yaparsınız?” diyerek bize ceza vermişti.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o mahalle oyunları, annemin tertip ve düzeni, babamın sessiz otoritesi, öğretmenimizin disiplini, çocukluğumun en değerli mirasıymış.; Şimdi düşünüyorum da bize hem özgürlüğü hem sorumluluğu, hem de yardımlaşmayı, ortak yaşamı öğretmişler,