En son da söyleyeceğimi en başta söylemiş olayım: Türkiye’nin ve CHP’nin geleceği, toplumun umudu ve hayalleri 2’den büyüktür.
Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi'nde mutlak butlan kararı sonrasında ortaya çıkan tartışmaların, “Kemalciler” ve “Özgürcüler” eksenine sıkışmasını sağlıklı bulmuyorum. Bugün yaşanan mesele, iki siyasi aktör arasındaki liderlik mücadelesinden çok daha derin bir anlam taşımaktadır.
Asıl tartışılması gereken konu, Türkiye'nin en köklü siyasal kurumlarından birinin yargı müdahalesi sonucu oluşan kriz durumunu nasıl yöneteceği, tüm bu olayların sonucunda nasıl bir siyasal ve örgütsel dönüşüm gerçekleştireceğidir.
Öncelikle belirtmem gerekir ki, siyasal alanın yargı kararları üzerinden yeniden şekillendirilmeye çalışılması demokratik sistemler açısından son derece problemli bir durumdur. Demokratik siyasetin temel meşruiyet kaynağı sandıktır. Siyasal rekabetin doğal zemini de seçimlerdir. Bu nedenle CHP'nin kurultay sürecine ilişkin ortaya çıkan hukuki tartışmaların, yalnızca parti içi bir mesele olarak değil, Türkiye'deki demokratik standartların geleceği açısından da değerlendirilmesi gerekir.
Ancak siyaset, yalnızca yaşananlara itiraz etme sanatı değildir. Aynı zamanda ortaya çıkan yeni gerçeklikleri doğru okuyabilme ve bunları fırsata dönüştürebilme becerisidir.
Bu açıdan bakıldığında, CHP'nin önünde önemli bir sınav bulunmaktadır.
GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEDEN GELECEK İNŞAA EDİLEMEZ!...
Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden hukuki genel başkan olarak tanımlandığı bir tabloda ilk dikkat çekici husus, geçmiş döneme ilişkin siyasi muhasebenin nasıl yapılacağıdır.
Bir siyasal hareket açısından en büyük risklerden biri, başarısızlıkların kişiselleştirilmesi kadar, sorumluluğun da belirsizleştirilmesidir.
2023 seçimleri, CHP açısından yalnızca kaybedilmiş bir seçim değildir. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca uygulanan siyasal stratejilerin, ittifak modellerinin ve liderlik anlayışının seçmen nezdinde test edildiği tarihsel bir eşiktir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, bireyler üzerinden bir hesaplaşma yürütmek değil, o dönemin siyasal tercihlerini bütüncül biçimde değerlendirmektir.
Çünkü demokratik siyaset, özür mekanizması kadar, hesap verebilirlik mekanizmasına da ihtiyaç duyar.
Eğer geçmişte hatalar yapılmışsa, bu hataların hangi kurumsal eksikliklerden kaynaklandığı açık biçimde ortaya konulmalıdır. Aksi halde aynı hataların farklı aktörler eliyle yeniden üretilmesi kaçınılmaz olacaktır.
SORUN LİDERLERDEN DAHA ÇOK YAPISALDIR!...
CHP'de yaşanan krizlerin önemli bir bölümü aslında lider değişimlerinden bağımsızdır.
Parti içerisindeki liyakat tartışmaları, karar alma süreçlerinin dar kadrolar etrafında şekillenmesi, örgütlerin zaman zaman siyasal üretim merkezleri olmaktan çıkıp yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan yapılara dönüşmesi gibi sorunlar uzun yıllardır varlığını sürdürmektedir.
Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmayı yalnızca "Kemal Bey mi haklı, Özgür Bey mi haklı?" sorusuna indirgemek büyük bir analiz hatası olacaktır.
Asıl soru şudur:
CHP, Türkiye'yi yönetmeye talip bir parti olarak kendi kurumsal kapasitesini ne ölçüde geliştirebilmiştir?
Bir partinin başarısı yalnızca liderlerinin performansıyla ölçülemez. Kurumsallaşma düzeyi, insan kaynağının niteliği, siyasete yön verecek politikalar ve fikir üretme kapasitesi ve örgütsel dinamizmi de en az liderlik kadar belirleyicidir.
Bugün CHP'nin ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, daha güçlü örgüt yapısı üretmektir.
SAYIN ÖZGÜR ÖZEL’İN ÖNÜNDEKİ TARİHSEL SORUMLULUK NEDİR?
Özgür Özel'in liderliğinde CHP'nin uzun yıllar sonra birinci parti konumuna yükselmiş olması önemli bir siyasal başarıdır.
Demokratik sistemlerde seçim sonuçları en temel performans göstergesidir ve bu başarının teslim edilmesi gerekir.
Ancak elde edilen seçim başarısı, son 2,5 yılda yapılan hataların görülmesini engellememelidir.
Sayın Özel göreve geldiği günden bu yana son derece zor siyasi şartlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen, geçen süreçte yapılan hataların da objektif biçimde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Asıl önemli olan ise kişilere odaklanan tartışmalar yerine CHP'nin yapısal sorunlarına yönelmektir.
Yıllardır parti içerisinde farklı dönemlerde farklı liderlerin yanında yer alan, siyasi konumunu ilkelere değil konjonktüre göre belirleyen kişisel anlayışın sorgulanması gerekmektedir. Eğer adalet ve liyakat savunuluyorsa, bunun ilk uygulanacağı yer partinin kendi iç yapısı olmalıdır.
Türkiye'yi ahbap-çavuş ilişkileriyle yönetilen bir düzenden kurtarma iddiasındaki bir siyasi hareket, öncelikle kendi bünyesindeki benzer ilişki ağlarıyla mücadele etmek zorundadır.
Türkiye'nin dört bir yanında ülkenin sorunlarına kafa yoran, çözüm üreten, birikimli ve nitelikli insanlar bulunmaktadır. CHP bir an önce bu anlayıştaki insan kaynağına kapılarını sonuna kadar açmalıdır. Bilinmelidir ki, CHP, kendisini partinin doğal sahibi olarak gören belirli çevrelere mahkûm değildir.
Bu değişim yalnızca parti yönetiminde değil, örgüt yapısında ve politik anlayışta da gerçekleşmelidir.
Ülkenin ve toplumun önemli ve can alıcı sorunlarına derhal eğilinmeli, bu sorunların çözümü için politikalar üretilmeli ve bu politikaların uygulayıcısı olacak kadrolar halka ilan edilmelidir. Yerel örgütler yeniden dinamizm kazanmalı, saha siyasetinin merkezine yerleştirilmelidir. Çünkü örgütler bir partinin koşan ayaklarıdır. O ayaklar yeniden güçlenmeden kalıcı başarı mümkün değildir.
MUHALEFETİN ÖNÜNDEKİ STRATEJİK FIRSAT…
Eğer şerrin hayrına bakılırsa, yaşanan süreç yalnızca CHP açısından değil, muhalefet bloğunun tamamı açısından da yeni bir siyasal denklem yaratabilir.
Türkiye'de son yıllarda farklı toplumsal kesimlerin ortaklaştığı temel meselelerden biri hukuk ve demokrasi alanındaki kaygılardır.
Bu nedenle CHP'de yaşanan gelişmeler, doğru yönetildiği takdirde muhalefetin ortak demokratik zeminde yeniden buluşmasını sağlayabilecek, hatta ortak aday belirleme hususuna kadar gidebilecek bir fırsata dönüşebilir.
Özellikle yaklaşan seçim süreçleri düşünüldüğünde, muhalefetin enerjisini iç çatışmalara değil, ortak hedeflere yönlendirmesi büyük önem taşımaktadır.
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu ekonomik, sosyal ve hukuki sorunlar dikkate alındığında, seçmenin beklediği şey yeni liderlik kavgaları değil, yeni çözüm önerileridir.
CHP’DE BÖLÜNME DEĞİL, BİRLİK KAZANMALI!...
Her şeye rağmen, tüm bu süreçlerin CHP çatısı altında çözülmesi gerektiğine inanıyorum. Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen yeni parti senaryolarının ve ayrışma ihtimallerinin başarılı olacağı kanaatinde değilim. CHP'den ayrılacak bir yapının kısa vadede yüzde 50'lere ulaşabilecek bir toplumsal destek üretebilmesini çok gerçekçi bir ihtimal olarak görmüyorum.
Şunu gözden kaçırmayalım, muhalefetin parçalanması ve CHP'nin sürekli iç tartışmalarla gündeme gelmesi, iktidarın siyasi açıdan en çok tercih edeceği sonuçlardan biridir.
Eğer bu süreç yalnızca bir liderlik mücadelesine dönüşürse, kazanan kim olursa olsun CHP kaybedecektir.
Ancak yaşanan kriz; hesap verebilirlik, liyakat, kurumsallaşma, örgütsel demokrasi ve siyasal üretim kapasitesi gibi başlıklar üzerinden değerlendirilebilirse, CHP bu süreci tarihsel bir yenilenme fırsatına dönüştürebilir.
Siyasal partiler, kriz yaşamadıkları dönemlerde değil; krizleri yönetme biçimleriyle olgunlaşırlar.
Bugün CHP'nin önündeki asıl mesele de tam olarak budur:
Bir iktidar alternatifi olabilmek için yalnızca liderlerini değil, siyaset yapma biçimini de yenileyebilmek.
Saygı ve Sevgilerimle…
Abdullah KARABİBER












