Eylül ayı kapıya dayandı; okullarda öğretmen kadroları, süslü sınıflar, yapılan etkinlikler, alınan başarılar paylaşılmaya başladı. Dışarıdan bakıldığında her şey çok muhteşem görünüyor; yeni bir eğitim yılı, umutlar, gülen yüzler herkes mutlu gibi. Peki işin aslı öylemi gerçekten? O parıltılı özel okul tabelaları, fahiş okul ücretleri, her gün kebap mı yiyoruz dedirten yemek ücretleri, Bakanlık tarafından yasaklanmasına rağmen veliye dayatılan fahiş kitap ücretleri ve diğer tarafta devlet okullarındaki kasvetli idari koridorların ardında; öğretmenlerin her gün sessizce mücadele ettiği, ders planlarından ve müfredattan çok daha ağır bir gerçek var: İdareciler eliyle meşrulaştırılan, sistemli mobbing.
İşin özel okul tarafı zaten tam bir Survivor adası, adeta bir psikolojik dayanıklılık testi. Sözleşmede yazan çalışma saatleri sadece kâğıt üstünde bir temenniden ibaret. Ders biter, zil çalar, okul boşalır ama öğretmenin mesaisi asla bitmez. Hafta sonu seminerleri, akşam saatlerinde düzenlenen veli toplantıları derken kurumsal aidiyet adı altında bedava mesainin dibine vurulur adeta. Bir de üstüne yüklenen angarya işler var. Öğretmen miyiz, okulun sosyal medya uzmanı mı, grafiker mi, organizatör mü belli değil dedirtiyor öğretmene. Anlamsız raporlamalar, sürekli güncellenen formlar derken öğretmenler sınıfa girecek, ders anlatacak enerjiyi daha ilk derse girmeden evrak doldururken tüketiyor. Bunun üzerine iş bilmez, mevzuattan haberi olmayan öğretmene baskı kurarak patronuna şirin görünmeyen çalışan idarecilerin uyguladığı mobbingler. Okulda müdürlerin derste masada oturan öğretmenlerin fotoğrafını çekmesi, öğrenci notunun yükseltilmesi konusunda öğretmene baskı yapmaları, öğretmenleri sözleşmelerini feshetmekle suçlamaları, öğretmenlerin kişisel hesaptan kendi gittiği mekanları paylaşmalarına bunu silin diye müdahale etmeler ve daha fazlası. Bu eziyet okul binasıyla veya mesai saatleriyle de sınırlı kalmıyor maalesef. Akıllı telefonlar ve veli-idare WhatsApp grupları yüzünden öğretmenlerin özel hayatı tamamen işgal edilmiş durumda. Gece yarısı idareden gelen acil ibareli mesajlar, gece yarısı velinin bizim çocuk bugün ödevini anlamamış, bir bakar mısınız? Sözleri. Telefona iki dakika geç baksanız ya da hafta sonu gruptaki mesaja anında dönmeseniz, ertesi gün idare odasında soğuk bir sorgulamayla, imalı laflarla karşılaşıyorsunuz. Özel hayatın gizliliği bu sistemde maalesef lüks bir kavrama dönüştü.
Peki devlet okullarında durum çok mu farklı? "Nasıl olsa sırtımı devlete dayadım, garantili iş" diyenlerin yanıldığı yer tam olarak burası. Devletteki mobbingin rengi biraz daha bürokratik, biraz daha sinsi ama bir o kadar yıpratıcı. Devlet okulunda idarecinin elindeki en büyük silah, yetkilerini bir ceza ve ödül mekanizması olarak adaletsizce kullanmasıdır. Kendi sendikasına üye olan, "bizim çocuk" dediği, her dediğine "tamam"
diyen öğretmenlere en tatlı ders programları, boş günlerle dolu haftalık çizelgeler ve en rahat nöbet yerleri yazılır. Sesini çıkaran, eleştiren, hakkını arayan veya sendikası farklı olan öğretmene ise haftanın beş günü ilk ve son saatlere serpiltilmiş imkânsız ders programları verilir, okulun en sorunlu koridorunda nöbet yazılır. Sene başı öğretmenler kurulunda lafını esirgemeyen öğretmen, yıl boyunca en zor sınıflarla ve anlamsız idari görevlerle cezalandırılır.
İşin özü şu: Özelde müşteri memnuniyeti ve kâr hırsı, devlette koltuk sevdası, bürokrasi ve sendikal kayırmacılık uğruna öğretmenler öğütülen birer çark haline getirildi. Parasını verene dağıtılan sahte 100'lerle, adaletsiz ders programlarıyla, bitmeyen WhatsApp tacizleriyle ve "Dışarıda senin yerine geçecek binlerce işsiz var" tehditleriyle öğretmenin mesleki saygınlığını adım adım sıfırladık. Kendi okulunda, kendi sınıfında saygı görmeyen, idaresinin mobbingi altında ezilen, mesleki etiği çiğnenmeye zorlanan bir öğretmenden bu ülkenin geleceğini inşa etmesini, özgür düşünen nesiller yetiştirmesini bekliyoruz. Gerçekten çok iyimseriz. Öğretmenin üzerindeki bu idari gölge ve psikolojik baskı çekilmediği sürece, istediğimiz kadar müfredat değiştirelim, binaları akıllı tahtalarla donatalım; sadece kendimizi kandırır, koca bir neslin geleceğini masa başında heba ederiz.