Tohumlar fidana, Fidanlar ağaca, Ağaçlar ormana, Dönmeli yurdumda.
Yuvadır kuşlara, Örtüdür toprağa, Can verir doğaya, Ormanlar yurdumda.
Bir tek dal kırmadan, Ormansız kalmadan, Kıymetini bilip, Korumalı yurdumda…
1980’lerde okullarda müzik derslerinde okutulan, yaşı 45 üstü olanların TRT’de dinlediği yukarıdaki mısraya okuyanlar köşe yazımın konusunu anlamıştır diye düşünüyorum. Son günlerde haber bültenleri yine kırmızıya boyandı. O güzelim ülkemin her bir yanında; Çanakkale’den Aydın’a Balıkesir’den Antalya’ya yüzlerce hektar alan yandı kül oldu. Yeşil renk kara renge döndü, orman içindeki binlerce canlıda maalesef yangınla birlikte kül oldu. Yangın sadece Ege’nin, Akdeniz’in dağlarını değil; hepimizin evinin salonunu, göğsümüzün tam ortasını kaplıyor. Peki, nasıl oldu da her yaz mevsimi bizim için bir yangın takvimine dönüştü?
Dünyanın dengesi bozuldu ve biz bu bozulmanın tam merkezindeyiz. Küresel ısınma dedikleri şey, televizyonlarda süslü grafiklerle anlatılan uzak bir teori değil; bizzat penceremizden giren o kavurucu sıcak dalgasıdır. Sıcaklık rekorlarının her yıl sil baştan kırıldığı, nem oranlarının yerleri öptüğü, rüzgârın fön makinesi gibi estiği günlerden geçiyoruz. Doğanın "kuru bir çıra" haline geldiği bu iklim krizinde, ormanlarımız adeta pimi çekilmiş birer bombaya dönüşmüş durumda. En ufak bir kıvılcım, saatler içinde hektarlarca alanı yutacak devasa bir cehenneme dönüşebiliyor. İklim değişiyor, mevsimler sertleşiyor ve doğa artık bizim geçmişte yaptığımız hataları tolere edemiyor. Ancak dürüst olalım; iklim krizi sadece zemini hazırlıyor, tetiği çeken ise neredeyse her defasında bizim umursamazlığımız oluyor. Yangınların devasa istatistiklerine bakıp teselli aramak kolay. Ama o yangınların yüzde 90’ından fazlasının insan eliyle çıktığını bildiğimizde içimiz daha çok acıyor.
Otobandan geçerken bir şey olmaz diyerek dışarı fırlatılan o tek bir sigara izmariti, hafta sonu keyfi uğruna güzelce söndürdük canım denilerek arkada bırakılan mangal közleri, orman kenarında yakılan ve rüzgârın insafına terk edilen anızlar, güneşin altında birer mercek gibi ısıyı odaklayan, sağa sola atılmış cam şişeler...Bu saydıklarım birer kaza değil; açıkça birer bilinçsizlik ve ihmal zinciridir. Doğaya karşı takındığımız bu üstenci, bana bir şey olmaz tavrı, onlarca yıllık ormanları birkaç saat içinde yok etmeye yetiyor. Bir anlık keyfimizin ya da üşengeçliğimizin faturasını, o ormanda yaşayan binlerce canlı canıyla ödüyor. Biz genellikle şu kadar hektar alan kül oldu diye istatistik konuşmayı seviyoruz. Ama o hektar dediğimiz şeyin içinde: Onlarca yıllık çamların gölgesinde büyüyen çocukluk hatıraları, alevlerden kaçamayan, çığlığı duyulmayan kaplumbağalar, karıncalar, kuşlar, böcekler, o dağın rüzgarıyla serinleyen, bu ülkeye oksijen üreten koca bir ekosistem var. Alevler çekilip duman dağıldığında geriye simsiyah bir sessizlik kalıyor. Ve o sessizlikte hepimiz aynı derin boşluğu hissediyoruz.
Yangın bölgesine su taşıyan gence, gözyaşları içinde kozalak toplayan teyzeye, günlerdir uyumadan alevlerin ortasında boğuşan orman işçisine bakınca insanın içindeki o dayanışma ruhu gururlandırıyor. Biz yangın söndürürken harika bir milletiz, bunda şüphe yok. Ama doğa bilincimizin çok az olduğu gerçeği de yadsınamaz. Doğayı korumayı sadece yangın söndürme helikopterlerinin sayısına indirgeyemeyiz. Asıl mesele, o helikopterlere gerek kalmayacak bir toplumsal bilinci inşa edebilmektedir. İlkokuldan itibaren çocuklarımıza ormanın bir piknik alanı değil, yaşayan bir organizma olduğunu öğretmek zorundayız. Yasaları, cezaları ve denetimleri en caydırıcı noktaya çekmek zorundayız.
Orman yangınları doğanın kaçınılmaz bir kaderi değildir; bizim doğayla, iklimle ve kendi sorumluluklarımızla kurduğumuz ilişkinin sınavıdır. Küresel ısınma kapımızda bir yangın gibi büyürken, bizim bu ateşe benzin döken umursamazlığımızdan bir an önce sıyrılmamız şart. Kuş cıvıltılarının hiç susmadığı, buram buram çam konusunun yayıldığı, gökyüzünün isli griye değil maviye kestiği, geceleri dağlarımızın alevlerle değil yıldızlarla aydınlandığı yarınlara uyanmak dileğiyle... Bu topraklarda kül olan her ağacın vebali, o ateşe bir fidan kadar yakın durmayan, doğayı korumayı ciddiye almayan herkesin boynunadır.