Hayatımızın her anında evde, işte, yolda, markette, okulda, mecliste gerginlik eksik olmuyor. TV’de haberleri izliyoruz yarıdan fazlası şiddet haberi: TBMM’de vekiller, sokakta insanlar, evde eşler, okulda öğrenciler, binada komşular, hep kavga halinde; Gelin ile kaynana anlaşamaz, eşler evde anlaşamaz, çocuklar arkadaşlarıyla anlaşamaz, siyasi partiler birbiriyle anlaşamaz, futbol takımları birbirine düşman…Toplumun her kesiminde bir gerginliktir almış başını gidiyor. Geçen gün trafikte kırmızı ışık yeşile dönmeden, milisaniyeler içinde arkadaki araçtan yükselen o öfkeli, yırtıcı korna sesini duyduğumda durup bir an düşündüm: Biz tam olarak nereye yetişmeye çalışıyoruz, bu tahammülsüzlük bu acele niye? Sonra o tahammülsüzlüğün, aslında evlerimizde, iş yerlerimizde, okullarımızda, kısacası nefes aldığımız her ilişkide sergilediğimiz o büyük, kitlesel sinir krizinin sadece sokaktaki bir provası olduğunu düşündüm. Aslında bu sinir Hz. Adem’in çocukları arasındaki savaştan beri devam ediyor. Sadece kitle iletişim araçlarının geliştiği günümüz dünyasında şiddet haberlerine daha kolay ve hızlı ulaşıyoruz. Hayatın her alanında, bir gücü elinde tutanın ya da o güce ulaşmak isteyenin yarattığı yapay bir savaş alanı var. İlişkilerimize baktığımızda, sanki sevgi, saygı ve ortak bir yaşam üretmek için değil de birbirimizin sınırlarını aşındırmak, diğerini kendi doğamıza uydurmak için bir aradayız. Rollerin arkasına saklanıp birbirimize yönelttiğimiz o gerginlik o kadar tanıdık ki.
Hayatı ve yalnızlığı paylaşmak, birbirine omuz olmak için aynı yola baş koyan insanlar, bir süre sonra evin içinde birer haklılık avcısına dönüşüyor. En ufak bir hatada volkanı patlatmaya hazır, birbirinin açığını kollayan, "Ben demiştim" diyebilmek için pusuda bekleyen iki rakip gibi yaşamak, o ilk günkü sevgiye yapılan en büyük haksızlık değil mi? Anneler ve babalar, kendi gençliklerinde gerçekleştiremedikleri hırsların, toplumda eksikliğini duydukları statülerin faturasını çocuklarına kesiyorlar. Onları özgür birer birey olarak anlamaya çalışmak yerine, kendi zihinlerindeki mükemmel şablona sokmak için sürekli bir gerginlik, beklenti ve eleştiri iklimi yaratıyorlar. Çocuk ise bu baskı altında ya tamamen eziliyor ya da öfke dolu bir isyana sürükleniyor. İşveren, işçiyi sadece daha fazla kâr, daha fazla verim elde edilecek bir üretim aracı olarak gördüğünde; onun emeğini, zamanını ve en önemlisi insanlık onurunu hiçe saydığında sistem zehirleniyor. Buna karşılık işçi de gördüğü adaletsizliğin, maruz kaldığı mobbingin hıncını işine, müşteriye ya da kendi çalışma arkadaşlarına yansıtıyor. Herkes birbirinin kuyusunu kazarken, başarı denen şey kanlı bir ganimete dönüşüyor.
Eğitim yuvası olması gereken okullarda bile gerginlik hâkim. Öğretmen, kürsünün ve unvanın verdiği o geçici otoriteyle öğrencisini ezebiliyor, Veliler ise öğretmenlere istedikleri sözü söylüyorlar. Hal bu ki birkaç on yıl sonra bu topraklardan tamamen silinip gidecek, isimleri bile hatırlanmayacak geçici varlıklarız. Hırs baş köşeye kuruluyor, kötülük ve gerginlik sıradanlaşıyor. Kişisel hırslar elbette insanı ileriye taşıyan, dünyayı geliştiren bir yakıt olabilir; ancak doz aşımında ruhu yakan, çevreye radyasyon yayan bir kimyasala dönüşüyor. Yanındaki insanı ezerek yükselmeyi başarı sayan; evde eşine, odasında çocuğuna, iş yerinde çalışanına, okulda öğrencisine üstünlük kurmayı güç ve saygınlık zanneden insan, aslında zavallı bir yanılgının içindedir. Günün sonunda kazandığını sandığı o zaferler, aslında sadece kendi ömründen, huzurundan çalınmış anlardır.
Hayattaki kötülüklerin ve o yaygın toplumsal gerginliğin büyük bir kısmı, insanların kendi içsel mutsuzluklarını, tatminsizliklerini ve yetersizliklerini başkalarına kusma biçimidir. Kendisiyle barışık olmayan insan, başkasının huzuruna tahammül edebilir mi? Kuyrukta kaynak yapmaya çalışan, trafikte hakkınızı gasp eden, evde eşine sesini yükselten, işçisine hakaret eden herkes aslında kendi içindeki o anlamsız, karanlık savaşın esiridir. Oysa dönüp arkamıza baktığımızda, geçmiş yılların ne kadar hızlı akıp gittiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Çocukluğumuz dün gibi, gençliğimiz bir nefes kadar kısa. Bu kadar sınırlı bir zaman bütçesiyle, bir kereliğine geldiğimiz bu dünyada; kalp kırmaya, ego savaşları vermeye, üç kuruşluk hırslar ve geçici makamlar uğruna en yakınlarımızı bile harcamaya değer mi gerçekten?
Hayat, hırslarla heba edilemeyecek kadar kısa, gerginliklerle çürütülemeyecek kadar kıymetli ve kötülükle kirletilemeyecek kadar güzel. Birine öfkelenmek, birini kırmak, birinin hakkını gasp etmek ya da tahakküm altına almak üzere olduğumuzda, o karanlık dürtü içimizde kabardığında duralım ve kendimize şu basit, sarsıcı soruyu soralım: Aynı gemideyiz neden birbirimizin küreğini kırmaya çalışıyoruz?
