Ocak aynın ortasında özellikle batı bölgelerimizde yer alan illerde sokak lambaları henüz sönmemişken, güneş daha doğmadan hava tam aydınlanmamışken, sırtlarında kendi ağırlıklarından fazla çantalarla servislere binen çocuklar görüyoruz. Akşam saat 17:00 olduğunda ise aynı çocuklar, adeta fabrikada çalışan bir işçi ya da beyaz yakalı gibi sekiz saatlik ağır bir mesainin bitkinliğiyle eve dönüyorlar. Ancak hikâye burada bitmiyor; asıl "ikinci vardiya" o zaman başlıyor: Bitmek bilmeyen ev ödevleri.
Tamda bu noktada aklıma şu soru geliyor; biz çocuk mu yetiştiriyoruz, yoksa geleceğin yorgun ve mutsuz beyaz yakalılarını şimdiden prototipleştiriyor muyuz? Halbuki eğitimde süre değil, nitelik esastır. Devlet okulu olsun özel okul olsun genel kanı; öğrencinin okulda ne kadar uzun kalırsa, öğrenciye en kadar ders yüklemesi yapılırsa öğrencinin o kadar çok öğreneceği yönünde. Oysa pedagoji bize tam tersini söylüyor. Akşam beşe kadar okulda kalan bir çocuğun dikkat eşiği çoktan yerle bir olmuşken, bir de eve gelip onlarca dersten sayfa sayfa ödev yapması, ya da okul çıkışında okulda öğrendikleri yetersiz geliyormuş gibi kursların yolunu tutması öğrenme değil ezber ve bıkkınlık üretiyor aslında. Okulda 8-9 saatini tüketen bir çocuğun, akşamını ailesiyle geçirmek, bir kitap karıştırmak ya da sadece oyun oynamak yerine, defterlerin başında sabahlaması hangi eğitim mantığına sığar anlamakta güçlük çekiyorum? Bazen de çalışan ailelerin çocuklarının güvenli bir yerde kalması isteği nedeniyle mesai saati uzun olan okullara çocuklarını kaydettirmek istemesi aslında sorunun birçok yönüyle değerlendirilmesini gerektiriyor. Dünyanın en başarılı eğitim sistemlerine sahip İskandinav ülkelerine baktığımızda, başarının sırrının eve ödev yığmakta, uzun saatler okulda kalmakta olmadığını görüyoruz. Örneğin Finlandiya: Dünyanın en kısa okul saatlerine sahip ülkelerinden biri. Öğrenciler günde ortalama 4-5 saat ders görüyor ve ev ödevi neredeyse yok denecek kadar az. Onlar şunu biliyor: Çocuk okulda öğrenir, dışarıda ise yaşar. Ve Finlandiya dünyanın eğitimde en iyi ülkesi durumunda. Burada çocuklar gün boyu 4 duvar arasına hapsolmadan, yüzlerce kitabın arasında kaybolmadan çocukluluğunu yaşıyor. Norveç’te ise: Eğitim sistemi, çocuğun okul dışındaki vaktini de gelişimin bir parçası kabul ediyor. Çocuklar erken saatte okuldan çıkıp doğaya karışıyor, spor yapıyor. Çünkü dinlenmiş bir zihin, yorgun bir zihinden bin kat daha yaratıcıdır.
Bir diğer konuda ödevlerin yoğunluğu: Bugün ödevler, öğrenciden çok velinin üzerinde bir yüke, aile içi çatışmaların ise ana kaynağına dönüştü. "Ödevini yaptın mı?" sorusu, ebeveyn ve çocuk arasındaki en temel iletişim cümlesi haline geldi. Okulda geçen uzun saatlerin üzerine eklenen bu yoğun yük, eğitimde kaliteyi artırmak bir yana, öğrencinin okula olan aidiyet duygusunu baltalıyor. Özel okullar bu süreyi "tam gün eğitim" adı altında pazarlarken, devlet okullarında müfredatın yoğunluğu bahane ediliyor. Oysa hayatı ve bilgiyi bir çocuğun zihnine "zorla ve uzun süreyle" sığdıramazsınız.
Sonuç olarak: Eğitim, dört duvar arasına ve akşamın karanlığına kadar süren bir hapis hayatı olmamalıdır. Bir çocuğun en büyük öğretmeni oyun, en büyük sınıfı ise doğadır. Çocuklarımızın akşam saatlerinde "ikinci bir mesaiye" değil, dinlenmeye ve hayal kurmaya ihtiyacı var. Eğitim sistemimizi revize ederken saatleri ve ödev hacmini değil, içeriği konuşmalıyız. Norveç’teki çocuk parkta dünyayı keşfederken, bizim çocuğumuzun akşam saatlerinde hâlâ test çözüp formül ezberlemesi, aradaki makasın neden kapanmadığının en net özetidir.
Unutmayalım ki yorgun bir zihinle dünya inşa edilemez. Çocuklarımızı ödevlerin ve uzun saatlerin gölgesinden kurtarıp, onlara çocukluklarını geri vermeliyiz.
