Bir eğitim öğretim yılının daha sonuna geldik. Okullarda son ders zilleri bu cuma çalacak. Karneler dağıtılacak ve başarı hikayeleri sosyal medya hesaplarını süsleyecek. Ancak dışarıdan bakıldığında parıltılı vaatlerle dolu devasa bir sektör gibi görünen eğitim dünyasında fedakârlık sınırlarını çoktan aşmış, güvencesizlikle baş başa bırakılmış ve mesleki onuru zedelenmiş binlerce öğretmenin görünmeyen mücadelesi yatıyor.
Bugünkü yazımda eğitimin ana bileşenlerinden belki de en önemlisi olan özel ve kamuda görev yapan öğretmenlerin sorunlarından bahsedeceğim. Bugün ambalajı, gösterişi, reklamı değil eğitimin içeriğini anlatmaya çalışacağım. Öğretmenler mutlu mu? Veliler gelecekten umutlu mu? Öğrenciler istenilen eğitimi alabiliyor mu? Madalyonun hangi yüzüne bakarsanız bakın ister özel okul ister devlet okulu olsun, öğretmenler adete bir fabrikanın dişlileri arasında ezilen bir figür haline gelmiş durumdalar. Eğitimdeki en büyük yara, bizzat istihdam modellerinin güvencesizliği üzerine kurulmuş olmasıdır. Özel okullarda yasalar açıkça tam yılı kapsayan istihdamı işaret etse de pek çok özel okul kurnazca formüllerle öğretmenleri temmuz ve ağustos aylarında maaşsız ve sigortasız bırakarak 10 aylık sözleşmelere mahkûm ediyor. Sigorta primlerinin eksik yatırılması ya da asgari ücretten gösterilmesi ise cabası. Kamuda durum farklı mı sanki? On binlerce açık olmasına rağmen Devlet okullarında ücretli öğretmenlik benim deyişimle ücretli kölelik adı verilen modelle, binlerce eğitimci asgari ücretin dahi altında, sadece girdiği ders saati kadar komik ücretlerle ve güvencesize çalıştırılıyor. İşin başka bir tarafı da ücretli öğretmenlerin bir kısmı kendi branşı dışındaki derslerde giriyor. Öğretmenlerin kadrolu, sözleşmeli ve ücretli ve Başöğretmen uzman öğretmen aday öğretmen sınıflandırılması aynı koridorda yürüyen öğretmenler arasında derin bir özlük hakkı ve maaş uçurumu yaratıyor.
Her iki tarafta da öğretmenin pedagojik otoritesi ve mesleki saygınlığı sistematik olarak erozyona uğratılıyor. Özel Sektörde öğretmenler en ufak bir hak arayışında dışarıda senin gibi yüzlerce işsiz var, sözleşmeni yenilemeyiz tehdidiyle, yani doğrudan işsizlik korkusuyla hizaya getirilmeye çalışılıyor. Bu güvensizliğin en trajikomik yansıması ise e-Okul şifrelerinin öğretmenlere verilmemesidir. Sırf veliyi küstürmemek veya notları idarenin istediği gibi manipüle etmek için öğretmenin dijital yetkisi elinden alınıyor. Öğrencilere hakketmediği halde bazen sınava dahi girmeden yüksek notlar vermeye zorlanıyor öğretmenler. Kamuda ise güvence kâğıt üzerinde var gibi görünse de öğretmenler üzerinde sallandırılan bir CİMER şikâyeti veya veli baskısı demokrasinin kılıcı gibi işliyor. Sınıftaki disiplin ve pedagojik otorite sıfırlanmış durumda. Daha da acısı, bu itibarsızlaştırma iklimi sözel baskıyı aşmış devlet okullarında öğretmenlere yönelik fiziksel şiddet ve darp vakaları sıradan birer üçüncü sayfa haberine dönüşmüştür.
Öğretmenin asli görevi müfredatı işlemek ve öğrenci yetiştirmektir. Ancak bugün öğretmenler adeta birer joker eleman veya tahsilat memuru olarak konumlandırılıyor. Özel Sektörde öğretmenler kayıt yenileme dönemlerinde velileri arayıp ikna etmeye zorlanan, okul broşürü dağıtan, kurumun sosyal medyası için içerik üreten halkla ilişkiler personeline dönüştürüldü. Üstelik, bakanlığın net sınırları olmasına rağmen fahiş fiyatlarla velilere dayatılan yasaya uygun olmayan kırtasiye ve kitap setlerinin lojistiği ve takibi de öğretmene yükleniyor. Kamuda ise okullarının temizlik, güvenlik ve bakım-onarım gibi temel ihtiyaçları için yeterli bütçe ayrılmaması, öğretmeni doğrudan veliyle karşı karşıya getiriyor. A4 kâğıdı toplama, temizlik malzemesi parası veya okul aile birliği aidatı adı altında velilerden talep edilen bütçelerin psikolojik yükünü ve lojistiğini yine öğretmenler sırtlanıyor. Yönetimsel baskılar ve adil olmayan sistemler, her iki kulvarda da öğretmen odalarındaki çalışma barışını baltalıyor. Özel Sektörde: İdarecilerin üzerlerindeki ciro ve kayıt baskısını öğretmenlere mobbing olarak yansıtması kurumsal bir kültür haline gelmiş durumda. Kamuda okullara yapılan müdür ve müdür yardımcısı atamalarında liyakatin yerini büyük ölçüde sendikal aidiyetler almıştır. Belli sendikalara üye olmaya zorlanan öğretmenler idari baskı görürken, bir de üzerine getirilen Kariyer Basamakları Sistemi (Uzman/Başöğretmenlik) ile öğretmenler odası yapay unvanlarla kutuplaştırılmış, çalışma barışı zedelenmiştir.
Sonuç olarak: Tüm bu manzara bize net bir gerçeği gösteriyor: Türkiye’de eğitim sistemi, en temel öznesi olan Öğretmen’i korumayı başaramıyor. Özel sektör öğretmeni acımasız bir piyasa çarkının dişlileri arasında ezerken kamu ise kendi öğretmenini bürokrasi, liyakatsizlik ve güvencesiz modellerle yalnız bırakıyor. Unutulmamalıdır ki boyası lüks kampüsler veya kuşe kâğıda basılı müfredat kitapları eğitim vermez eğitimi sınıfta huzurla ders anlatan ÖĞRETMEN verir.
