Belki pandemi sona erdi, fakat pandemi sırasında kurulan ekonomik düzen sona ermedi.
Asıl tartışmamız gereken meselenin de bu olduğunu düşünüyorum.
2020'de dünya ekonomisi, modern tarihin en büyük ekonomik şoklarından biriyle karşı karşıya kaldığında devletler daha önce görülmemiş ölçekte müdahale etti. Merkez bankaları faizleri düşürdü, bilançolarını genişletti ve finansal piyasaları destekledi. Hükümetler devasa mali paketler açıkladı, kredi kanallarını açtı, şirketleri kurtardı ve istihdamı korumaya çalıştı.
Bunların önemli bir bölümü zorunluydu. Bir salgın sırasında ekonomik faaliyetin durmasını seyretmek, milyonlarca insanın işini ve yüz binlerce işletmenin varlığını kaybetmesine izin vermek anlamına gelirdi.
Fakat burada çok önemli bir soru ve sonuç ortaya çıkıyor:
Bir ekonomik krizi önlemek için tasarlanan politikalar, neden aynı zamanda servetin ve ekonomik gücün daha küçük bir kesimde yoğunlaşmasına yol açtı?
Ve daha önemlisi:
Bu servet yoğunlaşması, zamanla siyasal gücün de yoğunlaşmasına neden oluyor mu?
Benim tezimin merkezinde bu soru bulunuyor.
Pandeminin başlı başına bir “servet transferi projesi” olduğunu kanıtlayacak bir merkezi plan bulunduğunu söylemek için elimizde yeterli delil yok. Ancak sonuçların böyle bir mekanizmayı ortaya çıkardığını inkâr etmek de giderek zorlaşıyor.
KRİZİ YÖNETMEK VE VARLIK SAHİPLERİNİ KORUMAK ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ
COVID-19 döneminde uygulanan para politikalarının temel amacı ekonomiyi ayakta tutmaktı. Fakat para politikası nötr bir mekanizma değildir.
Faizlerin çok düşük tutulması ve likiditenin olağanüstü ölçekte artırılması, finansal varlıkların ve gayrimenkullerin değerini doğrudan etkilerken, yüksek enflasyonun da oluşumuna yol açar. Böyle bir süreçte varlık sahibi olan ya da kredi koşulları sebebiyle olma şansı olanlar, fiyat artışlarından faydalanırken herhangi bir varlığa sahip olmayan kesimler için aynı fayda söz konusu olmaz.
IMF'nin pandemi dönemine ilişkin değerlendirmesi oldukça çarpıcıdır: 2019 sonundan 2021'in ikinci çeyreğine kadar hane halkı net servetindeki artışın önemli bölümü, hisse senedi ve konut fiyatlarındaki değerleme değişimlerinden kaynaklanmıştır.
Demek ki, aynı ekonomik politika, iki farklı insan için iki farklı sonuç üretebilirmiş..
Birinci kişi gayrimenkule, şirkete veya hisse senedine sahiptir.
İkinci kişi ise sadece emeğine sahiptir.
Varlık fiyatları yükseldiğinde birincinin getiri bilançosu büyürken, diğerinin ise yalnızca oluşan enflasyondan kaynaklı oluşan hayat pahalılığı sebebiyle mücadelesi ağırlaşır.
Buradaki mesele yalnızca gelir eşitsizliği değildir.
Mesele servet eşitsizliğidir.
Çünkü gelir insanın bugün ne kadar kazandığını; servet ise yarın ne kadar özgür olabileceğini belirler.
PANDEMİ SONRASI DÜNYANIN EN ÖNEMLİ EKONOMİK DÖNÜŞÜMÜ
Kapitalizmin klasik anlatısında ekonomik başarı, sermaye birikimi ve girişimcilik üzerinden açıklanır.
Fakat son yıllarda giderek daha önemli hale gelen başka bir mekanizma var:
Varlık sahipliği.
Bir toplumda konut, hisse senedi, şirket, arazi ve finansal varlık sahipliği ne kadar yoğunlaşırsa ekonomik büyümenin ürettiği servetin dağılımı da o ölçüde asimetrik hale gelir.
Böyle bir sistemde ekonomik büyüme ile toplumsal refah aynı şey olmaktan çıkar.
Ekonomi büyüyebilir, borsalar yükselebilir, şirket kârları artabilir.
Fakat geniş toplum kesimleri aynı anda kendilerini daha yoksul hissedebilir.
Çünkü onların sahip olduğu temel ekonomik varlık emek iken, servetin büyük bölümünü elinde tutanların sahip olduğu varlıklar fiyatlanabilir sermayedir.
BIS'in pandemi dönemine ilişkin çalışmaları da COVID-19'un mevcut eşitsizlikleri derinleştirdiğine ve para politikasının dağılımsal sonuçlarının daha fazla dikkate alınması gerektiğine işaret ediyor.
Bu noktada pandemi, sistemi yaratmaktan çok sistemi hızlandırmış olabilir.
2008 finansal krizinden sonra başlayan parasal genişleme zaten varlık fiyatları ile reel ekonomi arasındaki mesafeyi büyütmüştü.
COVID-19 ise bu süreci olağanüstü bir hızla ileri taşıdı.
TÜRKİYE: SERVET TRANSFERİ MODELİNİN CİDDİ DERECEDE HİSSEDİLDİĞİ BİR ÜLKE
Türkiye'de bu mekanizma daha da görünür hale geldi.
2020'de uygulanan ekonomik desteklerin önemli bölümü doğrudan bütçe transferlerinden ziyade kredi mekanizması üzerinden yürüdü. Dünya Bankası'nın değerlendirmesine göre Türkiye'nin pandemi destek paketinin yaklaşık yüzde 75'i kredi garantileri ve diğer koşullu yükümlülüklerden oluşuyordu. Bu yapı, özellikle kamu bankaları üzerinden büyük bir kredi genişlemesini mümkün kıldı.
Sonuç, kısa vadede etkileyiciydi.
Ekonomi 2020'nin ikinci yarısında güçlü biçimde toparlandı.
Fakat bunun maliyeti de vardı: yüksek enflasyon, rezerv kaybı, lira üzerindeki baskı ve artan finansal kırılganlıklar.
Dünya Bankası, kredi genişlemesinin düşük gelirli hanelerin satın alma gücünü daha fazla aşındırdığını ve pandemi sonrasındaki istihdam toparlanmasının toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmadığını belirtiyordu.
Bu bize önemli bir şey söylüyor:
Aynı para, aynı topluma dağıtılsa bile aynı ekonomik sonucu üretmez.
Krediyi üretim kapasitesine, arsaya, gayrimenkule veya finansal varlıklara dönüştürebilen kesim ile gelirinin tamamını tüketmek zorunda olan kesim arasında büyük bir fark vardır.
Birinin borcu gelecekteki servetinin finansmanıdır, diğerinin borcu gelecekteki gelirinin ipotek altına alınmasıdır.
Bu ayrım, pandemi sonrasının en önemli sınıfsal ayrışmalarından biridir.
YENİ SORUN: SERVET EKONOMİK GÜÇTEN, SİYASAL GÜCE DÖNÜŞÜYOR
Burada artık ekonomi politikalarının ötesine geçmemiz gerekiyor.
Çünkü, servet yalnızca daha fazla tüketim satın almaz.
Servet zaman satın alır.
İnsan çalışmak zorunda olmadığı ölçüde siyasal faaliyet gösterebilir, risk alabilir, şirket kurabilir, medya kurabilir, teknoloji geliştirebilir, lobi yapabilir, seçim kampanyalarını finanse edebilir.
Başka bir ifadeyle:
Servet, ekonomik özgürlükten siyasal kapasiteye dönüşebilir.
Bu nedenle servetin belirli ellerde yoğunlaşması yalnızca ekonomik bir problem değildir. Demokratik sistemin işleyişini de değiştirebilir.
Amerika Birleşik Devletleri bunun en görünür örneklerinden birine dönüşmüş durumda.
Financial Times'ın yakın tarihli analizlerinden biri, ABD'de milyarderlerin artık yalnızca siyaseti finanse eden aktörler olmaktan çıkıp doğrudan yönetimin parçası haline geldiğini ve iş dünyası ile siyaset arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor.
Washington Post'un 2024 seçimleri üzerine yaptığı araştırmaya göre en zengin 100 Amerikalı, federal seçimlere 1 milyar doların üzerinde katkıda bulundu; bu rakam 2000 yılına göre yaklaşık 140 katlık bir artışı ifade ediyor.
Burada artık klasik anlamda “zenginlerin siyaseti etkilemesi”nden daha farklı bir şey görüyoruz.
SERMAYE İLE SİYASET ARASINDAKİ MESAFE KISALIYOR
Ve bu bizi yeni bir kavrama götürüyor: PATRON DEVLET.
Patron devlet nedir?
Patron devlet, yalnızca zenginlerin siyaseti etkilediği bir rejim değildir.
Daha ileri bir aşamadır.
Bu modelde ekonomik güç ile siyasal güç aynı ekosistemde birleşir.
Günümüzde siyaset, büyük sermayeye ihtiyaç duymakta.
Sermaye ise, siyasetin düzenleyici gücüne, kamu kaynaklarına ve karar alma kapasitesine kolaylıkla ulaşmak istiyor.
Aralarındaki ilişki karşılıklı bağımlılık üzerinden kurulur.
Sonuçta ortaya klasik liberal kapitalizmden farklı bir yapı çıkar:
Piyasanın kurallarını devlet koyar; fakat oyunun kazananlarını giderek sermayenin siyasal ağı belirlemeye başlar.
Bu yapı farklı ülkelerde farklı isimler alabilir.
Oligarşi.
Patrimonyal kapitalizm.
Crony capitalism.
Devlet kapitalizmi.
Siyasal kapitalizm.
Ancak ortak özellik aynıdır:
Ekonomik güç, siyasal güce; siyasal güç de ekonomik ayrıcalığa dönüşür.
TOPLUMLAR İÇİN ASIL TEHLİKE, SADECE YOKSULLUK DEĞİL, HAYAL KURMA GÜDÜSÜNÜN KAYBIDIR!...
Burada gözden kaçırdığımız daha derin bir meseleye dikkat çekmek istiyorum.
Bir toplumdaki eşitsizlik yalnızca insanların ne kadar kazandığıyla ölçülmez.
İnsanların gelecek hakkında ne kadar hayal kurabildiğiyle de ölçülür.
Ev alamayan genç.
Şirket kuramayan girişimci.
Çocuğuna iyi eğitim sağlayamayan aile.
Emekliliğini finanse edemeyen çalışan.
Kendi işini kuracak sermayeyi biriktiremeyen orta sınıf.
Bunların ortak problemi yalnızca düşük gelir değildir.
Gelecek üzerinde kontrol sahibi olamamaktır.
Buna karşılık büyük sermaye sahipleri ekonomik krizleri bile fırsata dönüştürebilir.
Ucuz varlık satın alabilir, rakip şirketleri satın alabilir, pazar payını artırabilir, teknoloji yatırımı yapabilir, siyasete erişebilir.
Ve bir sonraki krize daha güçlü girebilir.
Böylece krizler, herkes için aynı anlama gelmez.
Bazıları için kriz yıkımdır.
Bazıları için konsolidasyondur.
KAPİTALİZMİN YENİ PARADOKSU…
Burada kapitalizmin çok temel bir paradoksuyla karşılaşıyoruz.
Piyasayı kurtarmak için devleti büyütüyoruz.
Devlet ekonomiyi kurtardıkça büyük şirketlerin ve finansal piyasaların sistemik önemini artırıyoruz.
Sistemik önem arttıkça devletin bu şirketleri kurtarma ihtiyacı büyüyor.
Kurtarma mekanizması tekrar sermaye yoğunlaşmasını besliyor.
Ve sonunda ortaya şu soru çıkıyor:
Piyasa devleti mi yönlendiriyor, devlet piyasayı mı?
Cevap giderek daha karmaşık hale geliyor.
Çünkü artık ikisi birbirinden bağımsız aktörler değil.
Birbirlerini besleyen bir sistem oluşturuyorlar.
PANDEMİNİN GERÇEK MİRASI
Pandeminin ekonomik mirasını yalnızca enflasyon, kamu borcu veya faiz oranları üzerinden okumak eksik olacaktır.
Pandeminin asıl mirası, ekonomik gücün nasıl dağıldığına ilişkin yeni bir dönemin başlamış olmasıdır.
COVID-19, dijitalleşmeyi hızlandırdı.
Finansallaşmayı hızlandırdı.
Teknoloji şirketlerinin gücünü artırdı.
Varlık fiyatlarını yeniden fiyatladı.
Kamu borcunu yükseltti.
Devletlerin ekonomiye müdahale kapasitesini genişletti.
Ve bütün bunların sonucunda devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişkinin niteliğini değiştirdi.
Bugün Amerika'da milyarderlerin doğrudan siyasal karar alma süreçlerine daha fazla dahil olması, Türkiye'de ekonomik kaynaklara erişimin giderek daha fazla sermaye ve devlet ilişkileri üzerinden tartışılması ve dünyanın farklı bölgelerinde güçlü iş insanları ile siyasi iktidarlar arasındaki sınırların bulanıklaşması aynı küresel dönüşümün farklı biçimleri olarak okunabilir.
Bu ülkelerin siyasal sistemlerinin aynı olduğunu söylemek elbette mümkün değildir.
Ama ekonomik bir ortaklık vardır:
Servet yoğunlaşması ile siyasal güç yoğunlaşması birbirini beslemeye başlamıştır.
PEKİ BUNDAN SONRA NE OLACAK?
Önümüzde iki farklı sistem modeli bulunuyor.
Birincisi, geniş bir orta sınıfın var olduğu, rekabetin korunduğu, sermayeye erişimin yaygınlaştırıldığı ve ekonomik büyümenin toplumun geniş kesimlerine servet biriktirme imkânı verdiği sistem.
İkincisi ise sermayenin giderek daha küçük bir grubun elinde toplandığı, piyasaya giriş bariyerlerinin yükseldiği, devletin ekonomik kaynak dağıtımında belirleyici olduğu ve ekonomik gücün siyasal nüfuza dönüştüğü sistem.
Birincisi, demokrasiyi güçlendirir.
İkincisi ise, zamanla demokrasinin biçimini koruyup içeriğini değiştirebilir.
Çünkü, sandık tek başına demokratik bir sistem yaratmaz.
Demokrasinin yaşayabilmesi için insanların ekonomik olarak bağımsız olabilmesi, gelecek kurabilmesi ve siyasal iktidar karşısında pazarlık gücüne sahip olabilmesi gerekir.
Ekonomik bağımsızlığını kaybeden orta sınıf, zamanla siyasal bağımsızlığını da kaybedebilir.
Belki de pandemi sonrasında yaşadığımız en önemli dönüşüm budur.
Pandemiyi tek başına suçlamak kolaydır.
Ama mesele pandemi değildir.
Pandemi yalnızca kapağı açtı.
İçeride zaten yıllardır biriken sorunları görünür hale getirdi:
Aşırı finansallaşma.
Servet yoğunlaşması.
Konut krizleri.
Orta sınıfın zayıflaması.
Borç bağımlılığı.
Teknoloji tekelleri.
Sermayenin siyasal nüfuzu.
Ve devlet ile büyük sermaye arasındaki sınırların giderek belirsizleşmesi.
Bu nedenle bugün sormamız gereken soru:
Pandemi sırasında kurduğumuz ekonomik mekanizmalar, nasıl oldu da serveti ve gücü toplumun daha dar bir kesiminde yoğunlaştıran bir sisteme dönüştü?
Ve ikinci soru daha da önemlidir:
Bir toplumda servet giderek birkaç elde toplanıyorsa, o servetin siyasal güce dönüşmesini hangi kurumlar engelleyebilir?
Çünkü tarihin bize öğrettiği basit bir gerçek var:
Servet yalnızca zenginlik değildir.
Servet, güçtür.
Güç ise kurumlarla sınırlandırılmadığında siyasete dönüşür.
Belki de pandemi sonrasının asıl ekonomik hikâyesi budur:
Dünyayı yoksullaştıran bir salgından çok, dünyadaki ekonomik ve siyasal gücün nasıl yeniden dağıtıldığını anlatan bir dönem yaşadık.
Ve eğer bu süreç tersine çevrilmezse, geleceğin kapitalizmi artık “piyasa ekonomisi” ile “devlet ekonomisi” arasındaki klasik tartışmayla açıklanamayacak.
Yeni mesele şu olacak:
Devlet kimin devleti?
Ve daha önemlisi:
Devletin kararlarını kim satın alabilecek kadar zengin?











