İşte bir ekonomist, bazen bir siyasetçi, bazen bir sosyolog, bazen bir psikiyatrist gibi düşünmelidir.
Bende bugün bir sosyolog gibi düşünerek bu satırları yazıyorum.
Hepimiz toplumun içindeyiz.
Bu şehrin caddelerindeki, cafelerindeki, AVM’lerindeki insanları gözlemliyoruz.
İnsanların üzerindeki kıyafetlere, ayakkabılara, saatlere, gözlüklere, çantalara bakın lütfen. Sonra otoparklarda, yollarda hangi otomobillerin yan yana durduğuna bakın. Bir restorana oturun; masalarda nelerin sergilendiğine dikkat edin.
Bütün bunlar bize önemli bir şey söylüyor:
Giderek daha fazla insan yaşamak için değil, nasıl yaşadığını göstermek için tüketiyor.
Kıyafet artık yalnızca kıyafet değil. Otomobil yalnızca ulaşım aracı değil. Ev yalnızca barınma alanı değil. Çanta, saat, telefon, hatta gittiğimiz restoran bile birer statü göstergesine dönüşmüş durumda.
Sanki hayatımızı yaşamaktan çok, başkalarına sunuyoruz, statüyü satın alabileceğimize inanıyoruz.
Tüketim kültürü bize yıllardır aynı mesajı veriyor: daha pahalı olan daha değerlidir.
Daha büyük ev, daha iyi hayat demektir. Daha lüks otomobil, daha başarılı insan görüntüsü verir. Daha prestijli marka, daha yüksek statü anlamına gelir.
Fakat burada büyük bir yanılgı var:bir ürünün fiyatı, sahibinin değerini belirlemez.
Pahalı bir saat dakikliği; marka bir kıyafet görgüyü; lüks bir otomobil başarıyı satın almaz.
İnsan bazen dışarıdan bakıldığında çok zengin görünürken, içeride aynı ölçüde zenginleşmemiş olabilir.
Dolabı büyür ama kütüphanesi büyümez.
Arabası yenilenir ama düşünceleri değişmez.
Evi güzelleşir ama aile ve sosyal çevresindeki iletişimi gelişmez.
İşte asıl sorgulamamız gereken nokta burasıdır.
Gerçek statü görünmezdir.
Bence gerçek statünün en önemli özelliği, gösterilmesine ihtiyaç duymamasıdır.
Gerçekten bilgili insan, bilgisini sürekli ispatlamaya çalışmaz.
Gerçekten özgüvenli insan, kendisini herkese kabul ettirme çabasında değildir.
Gerçekten görgülü insan, görgüsünü anlatmaz.
Çünkü bazı değerlerin vitrini yoktur.
Nezaket satın alınamaz, kültür satın alınamaz, merak satın alınamaz,karakter satın alınamaz.
İyi bir insan olmak için kredi kartının limiti yetmez.
Gerçek statü; hangi restoranda yemek yediğinizden çok, oradaki garsona nasıl davrandığınızdadır.
Hangi otomobile bindiğinizden çok, sizden hiçbir çıkarı olmayan insanlara nasıl davrandığınızda ortaya çıkar.
Evinizin fiyatından çok, o evin içinde nasıl bir insan olduğunuz önemlidir.
Statü, insanın üzerinde değil; içinde taşınır.
MESELE MARKA DEĞİL, BAĞIMLILIK
Elbette marka kullanmak, güzel giyinmek, kaliteli bir otomobile binmek veya iyi bir evde yaşamak yanlış değil.
Sorun, bunların ihtiyaç olmaktan çıkıp kimliğimiz haline gelmesi.
“Bunu ihtiyacım var” diyerek bir ürün almak başka şeydir.
“Bunu kullanmazsam insanlar beni düşük statülü görür” düşüncesiyle almak başka.
İkincisinde artık ürünü biz seçmiyoruz. Başkalarının bakışları bizi yönetiyor.
Ve bu yarışın sonu yok.
Çünkü her zaman daha pahalı bir araba, daha büyük bir ev, daha prestijli bir marka olacaktır.
İnsan başkalarının gözündeki statüsünü yükseltmeye çalıştıkça, sürekli yeni bir basamağın peşinden koşar.
Sonunda sahip olduklarımız bizi mutlu etmek yerine, bizi yönetmeye başlar.
ÇOCUKLARIMIZA NE ÖĞRETİYORUZ?
Belki de en önemli mesele burada.
Çocuklarımıza başarıyı nasıl tanımlıyoruz?
“İyi bir araba sahibi ol.”
“Büyük bir evde otur.”
“İyi giyin.”
“Çok para kazan.”
Bunların hiçbiri tek başına yanlış değil. Fakat bunları hayatın merkezine koyduğumuzda başka şeyleri ihmal ediyoruz.
Oysa çocuklarımıza şunu da söylemeliyiz:
Kendini geliştir, okumayı sev, iyi eğitim al, merak et.
İyi konuşmayı ve iyi dinlemeyi öğren.
Farklı düşüncelere tahammül et.
Emeğe saygı göster.
Yanlış yaptığında özür dile.
Senden daha güçsüz insanlara nasıl davrandığına dikkat et.
Çünkü gerçek başarı, insanların sizi kıskanması değil, size güvenmesidir.
Gerçek statü, insanların sizinle fotoğraf çektirmek istemesi değil, sizin yanınızda kendilerini değerli hissetmeleridir.
BELKİ DE TANIMLAMAMIZ GEREKEN ŞEY STATÜ!
Tüketmek kötü değildir.
Para kazanmak kötü değildir.
Kaliteli yaşamak da kötü değildir.
Asıl mesele, bunların hayatımızdaki yeridir.
Bir insan güzel bir otomobile sahip olabilir ama otomobil onun kimliği olmak zorunda değildir.
Güzel giyinebilir ama değerini kıyafetinden almamalıdır.
Lüks bir evde yaşayabilir ama kişiliğini evinin büyüklüğüyle ölçmemelidir.
Çünkü insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının toplamından çok, sahip olduklarının dışında kim olduğuyla ilgilidir.
Bu nedenle belki de kendimize zaman zaman şu soruyu sormalıyız:
“Bunu gerçekten istediğim ve ihtiyacım için mi alıyorum, yoksa başkalarının gözünde daha değerli görünmek için mi?”
Bu sorunun cevabı, tüketim alışkanlıklarımızdan çok daha fazlasını anlatır.
Çünkü markalar değişir.
Arabalar eskir.
Moda geçer.
Evler yenilenir.
Ama insanın karakteri kalır.
Ve sonunda bizi hatırlatacak olan, üzerimizdeki logolar değil; nasıl bir insan olduğumuzdur.











