Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir iktidar kavgası değil; ahlakı, adaleti ve ortak aklı yeniden siyasetin merkezine koyacak bir anlayıştır.
Siyaset, bir ülkeyi yönetme sanatıdır. Gücü ele geçirme, koltuğu koruma veya rakibini saf dışı bırakma yarışı değildir. Asıl amacı; insanların huzurunu, refahını, özgürlüğünü ve geleceğe olan güvenini sağlamaktır.
Peki, biz siyaseti ne zaman amacından uzaklaştırıp kendi başına bir iktidar mücadelesine dönüştürdük?
Ne zaman ülkenin meselelerini konuşmak yerine liderleri, ilkeleri tartışmak yerine partileri, çözüm üretmek yerine birbirimizi tüketmeyi tercih ettik?
Bu soruların cevabını yalnızca iktidarda aramak kolaydır. Oysa Türkiye’nin siyasi çıkmazını anlamak istiyorsak iktidarıyla, muhalefetiyle, siyasetçisiyle ve siyaset kurumunun tamamıyla yüzleşmek zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca kimin ülkeyi yönettiği değil, ülkenin nasıl yönetildiği ve bu yönetim anlayışının topluma ne kazandırdığıdır.
76 YILLIK SİYASİ HAFIZAMIZ BİZE NE SÖYLÜYOR?
1950’den bu yana Türkiye, farklı siyasi partileri, liderleri, koalisyonları, iktidar değişimlerini ve yönetim modellerini deneyimledi.
Bazen tek parti iktidarları, bazen koalisyonlar gördük. Demokratik kazanımların yanında darbeler, siyasi yasaklar, ağır kutuplaşmalar ve toplumsal kırılmalar yaşadık.
Her dönem kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Her siyasi hareketin ülkeye katkıları da hataları da kendi gerçekliği içinde ele alınmalıdır.
Ancak bütün bu siyasi tecrübenin ardından kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Onca değişime rağmen neden hâlâ adalet, liyakat, geçim sıkıntısı, eğitim, hukuk ve güven meselesini konuşuyoruz?
Demek ki yalnızca iktidarların değişmesi yetmiyor. Yönetim anlayışının, siyaset yapma kültürünün ve kurumların işleyişinin de değişmesi gerekiyor.
Bir ülkenin geleceğini yalnızca seçim sonuçlarına bakarak okuyamayız. Asıl ölçü; vatandaşın adalete erişebilmesi, emeğinin karşılığını alabilmesi, gençlerin geleceğini kendi ülkesinde kurabilmesi ve devletin bütün yurttaşlarına eşit mesafede durabilmesidir.
SİYASETİN EKSİLEN TERAZİSİ: AHLAK, HUKUK VE LİYAKAT
Ahlaktan uzaklaşmış inanç, insanın vicdanını dönüştürmek yerine yalnızca merasimlere sıkışabilir.
Hukukla sınırlandırılmamış yönetim, gücü keyfîliğe dönüştürebilir.
Liyakatten koparılmış görev, hizmetin niteliğini düşürür. Kamu yararını gözetmeyen yönetim ise topluma ait imkânları belirli çıkar çevrelerinin menfaatine açabilir.
Bilimden uzaklaşan eğitim, sorgulayan bireyler yetiştirmekte zorlanır. Akıl ve gerçeklerden kopan ekonomi politikaları, toplumun refahını yükseltmek yerine yoksulluğu derinleştirebilir.
Üretimi küçümseyip tüketimi ve kolay kazancı yücelten bir anlayış, emeğin değerini aşındırır.
Bunlar herhangi bir siyasi partinin tekelindeki sorunlar değildir. Hangi görüşten gelirse gelsin, bütün siyasi aktörlerin karşısında durması gereken ilkesel meselelerdir.
Çünkü ahlak yalnızca bireyin özel hayatına, hukuk yalnızca mahkeme salonlarına, liyakat yalnızca özgeçmişlere ait değildir. Bunların tamamı, devlet yönetiminin ve siyaset kurumunun temel taşlarıdır.
İnanç ahlakla, yönetim hukukla, görev liyakatle, ekonomi ise insanın gerçek ihtiyaçlarıyla buluşmadığında kaybeden yalnızca bir siyasi hareket olmaz; toplumun tamamı olur.
140’A YAKIN PARTİ, PEKİ KAÇ ORTAK HEDEF?
Türkiye’de siyasi partilerin çokluğu, toplumun farklı düşüncelerini ve taleplerini temsil etme arayışının bir sonucudur. Bu çeşitlilik demokrasinin doğal bir parçasıdır.
Ancak partilerin sayısının artması, tek başına demokratik olgunluğun veya çözüm üretme kapasitesinin göstergesi değildir.
Asıl mesele, farklılıklarımızı korurken ortak sorunlarımız karşısında ne kadar yan yana durabildiğimizdir.
Bugün ülkemizin ihtiyaç duyduğu şey, bütün partilerin tek çatı altında toplanması ya da herkesin aynı düşünmesi değildir.
İhtiyacımız; farklı düşüncelere sahip siyasi aktörlerin, Türkiye’nin temel meselelerinde konuşabilmesi, müzakere edebilmesi ve gerektiğinde ortak çözüm üretebilmesidir.
Hukukun üstünlüğü, adil yönetim, liyakat, yolsuzlukla mücadele, üretim, eğitim kalitesi, yoksulluğun azaltılması ve gelecek kuşakların hakları; siyasi rekabetin kurbanı hâline getirilmemelidir.
Ne var ki siyasetin gündemi çoğu zaman ülkenin sorunlarından, partilerin kendi pozisyonlarını koruma mücadelesine kayıyor.
Bir liderin başka bir liderle aynı masaya oturması zayıflık, uzlaşması taviz, ortak bir çözümde buluşması ise siyasi risk olarak görülüyor.
Oysa demokratik siyaset, gerektiğinde kendi seçmenine de gerçeği anlatabilme cesaretidir.
Birleşmek, aynılaşmak değildir. Uzlaşmak, ilkelerinden vazgeçmek değildir. Rakibini dinlemek, ona teslim olmak değildir.
Bazen ülkeye yapılabilecek en büyük hizmet, kendi siyasi hesabından feragat ederek ortak akla alan açabilmektir.
İKTİDARIN SORUMLULUĞU, MUHALEFETİN SINAVI
Uzun süre iktidarda kalmak, bir siyasi partiye ülkeyi yönetme konusunda geniş bir tecrübe kazandırabilir. Ancak zamanın uzunluğu, yönetimin başarısını kendiliğinden kanıtlamaz.
İktidarın sorumluluğu; sahip olduğu gücü hukukla sınırlamak, eleştiriye açık olmak, hesap vermek ve kamu kaynaklarını milletin yararına kullanmaktır.
İktidarın kendi içinden yükselen eleştiriler de dâhil olmak üzere, toplumsal itirazları dikkate alabilmesi bir zafiyet değil, yönetim olgunluğunun göstergesidir.
Muhalefetin sorumluluğu da en az bunun kadar önemlidir.
Muhalefet yalnızca iktidarın yanlışlarını sıralamakla yetinemez. İnsanlara güven veren bir yönetim alternatifi sunmalı, eleştirilerini uygulanabilir politikalarla desteklemeli ve farklı siyasi kesimlerle ortak hedefler oluşturabilmelidir.
Her konuda ayrı düşünebilirler. Ancak ülkenin geleceği söz konusu olduğunda hangi meselelerde birlikte hareket edebileceklerini açıklamak zorundadırlar.
İktidarın her yaptığını yanlış, muhalefetin her yaptığını doğru kabul etmek de bunun tam tersini savunmak da siyasi körlüktür.
Çünkü doğru, onu söyleyenin kimliğine göre değişmez.
Adalet, yalnızca karşı tarafın hatasını gördüğümüzde hatırladığımız bir kavram değildir. Kendi tarafımızın yanlışına da aynı ölçüyle yaklaşabildiğimizde anlam kazanır.
VATANDAŞ NEYİ KAYBEDİYOR?
Siyasetin tartışmaları sürerken hayat devam ediyor.
Emekli ay sonunu getirmeye çalışıyor. Esnaf artan maliyetlerle ayakta kalmanın hesabını yapıyor. Gençler eğitimlerine, emeklerine ve yeteneklerine uygun bir gelecek arıyor. Çiftçi üretiminin karşılığını almak, işçi emeğinin değerini görmek, aileler çocuklarına daha güvenli bir yarın bırakmak istiyor.
Kadınlar güvenli bir yaşam, çocuklar nitelikli eğitim, toplumun her kesimi adil bir düzen bekliyor.
İnsanlar yalnızca daha fazla gelir istemiyor; aynı zamanda hakkını aradığında karşılık bulacağına, çalıştığında yükselebileceğine ve yarınlarının bugünden daha iyi olabileceğine inanmak istiyor.
Yoksulluk sofraları daraltırken adaletsizlik, insanların geleceğe olan inancını tüketiyor.
Bir toplumda insanlar hak ettiklerini değil, kime yakın olduklarını düşünerek sonuca ulaşacaklarına inanmaya başlıyorsa orada güven ciddi biçimde yara almış demektir.
Bir genç, geleceğini kendi ülkesinde kuramayacağını düşünüyorsa; bir vatandaş, hakkını ararken yalnız kalacağından korkuyorsa; bir emekli, yıllarca çalışmasına rağmen geçim endişesi taşıyorsa bunlar yalnızca bireysel sorunlar değildir.
Bunlar, siyasetin cevap vermesi gereken toplumsal sorulardır.
Çünkü siyaset, kendi başarısını anlatırken vatandaşın yaşadığı güçlükleri görmezden gelemez.
KISSADAN HİSSE: İNSAN BAZEN KENDİSİNİ ELE VERİR
Bir köy ağası, misafir ettiği atlı grubun içindeki dangalağı bulmak ister.
Hizmetlisine, misafirlerin atlarına su ve yem vermesini, yalnızca dangalağın atını yemlememesini söyler.
Tam o sırada gruptan bir ses yükselir:
“Yemlemezsen yemleme!”
Ağa, aradığı kişiyi bulmuştur.
Lâ teşbih ve lâ temsil…
İnsan bazen başkasını eleştireyim derken kendisini ele verir.
Siyasette de böyledir.
Demokrasiden söz edip eleştiriye tahammül edemeyen, adaleti savunup kendi çevresindeki haksızlıklara sessiz kalan, liyakat isteyen ama yakınlarını kayıran, milletin çıkarını savunduğunu söyleyip kişisel ikbalini önceleyen anlayış; savunduğu değerlerle çeliştiğinde kendisini ele verir.
Bu nedenle bugün yalnızca liderleri ve partileri değil, siyasetin bütün aktörlerini kendi sözleriyle davranışları arasındaki mesafeyi ölçmeye davet etmeliyiz.
Ancak bu sorgulama, vatandaşları suçlamak için değil; daha bilinçli bir toplum ve daha sorumlu bir siyaset anlayışı oluşturmak için yapılmalıdır.
Çünkü hesap verebilirlik, yalnızca başkalarından beklenen bir erdem değildir.
BİR TOPLUM BİR GÜNDE ÇÜRÜMEZ
Bir toplum bir günde çürümez.
Önce haksızlık karşısında susulur. Sonra yanlışlar alışkanlığa dönüşür. Ardından adaletsizlik normalleşir ve insanlar zamanla daha iyisinin mümkün olduğuna dair inançlarını yitirmeye başlar.
Bu gidişatın önüne geçmenin yolu, birbirimizi suçlamakla yetinmek değildir.
Haksızlık karşısında susmamak, yanlışın kimden geldiğine bakmadan itiraz edebilmek, hukuku herkese eşit uygulamak, emeğe değer vermek ve siyasi aidiyetlerimizin önüne insanlık onurunu koymak zorundayız.
Haksızlık karşısında susmak tarafsızlık değildir; bazen yanlışın en büyük gücüdür.
Ancak itiraz etmek de yalnızca öfke üretmek anlamına gelmez. Gerçek itiraz, çözüm önermeyi, sorumluluk almayı ve gerektiğinde kendi yanlışımızla yüzleşmeyi de gerektirir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlıklar, yeni cepheler ve bitmeyen hesaplaşmalar değildir.
İhtiyacımız; devletin kurumlarına güven duyulan, adaletin kişilere göre değişmediği, liyakatin esas alındığı, üretimin desteklendiği, yoksulluğun kader sayılmadığı ve farklı görüşlerin birbirini düşmanlaştırmadan yarışabildiği bir siyasal düzendir.
SON SÖZ: KOLTUKLAR GEÇİCİ, ÜLKE KALICIDIR
Bugün kendisini lider, siyasetçi, genel başkan veya ülkeyi yönetmeye talip gören herkese bir çağrım var:
Şahsi ikbalinizi, parti hesaplarınızı ve siyasi rekabetinizi bir an için bir kenara bırakın.
Bu ülkenin insanları sizden ne bekliyor, önce ona bakın.
Milletin hangi sorununa çözüm üretiyorsunuz? Hangi yarasına merhem oluyorsunuz? Hangi gencin geleceğine umut, hangi ailenin hayatına güven, hangi vatandaşın hakkına koruma sağlıyorsunuz?
Ve en önemlisi: Ülkenin menfaatiyle kendi siyasi geleceğiniz karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ediyorsunuz?
Bu soruların muhatabı yalnızca iktidar değildir. Muhalefetin liderleri, siyasi partilerin yöneticileri ve siyasete talip olan herkes de aynı muhasebeyi yapmak zorundadır.
Kimse kendi partisinin başarısını ülkenin başarısıyla otomatik olarak eş tutmasın. Hiçbir siyasi hareket kendisini milletin tamamının yerine koymasın. Hiçbir lider, kendisine duyulan desteği sınırsız bir yetki olarak görmesin.
Çünkü koltuklar geçicidir, makamlar el değiştirir, partiler büyür veya küçülür. Fakat yanlış kararların bedelini yalnızca o günün siyasetçileri değil, çocuklarımız ve gelecek kuşaklar da öder.
Bizim meselemiz kimin kazanacağı değil, Türkiye’nin nasıl kazanacağıdır.
Bizim meselemiz hangi partinin büyüyeceği değil, bu ülkede yaşayan insanların nasıl daha adil, huzurlu ve güvende yaşayacağıdır.
Bizim meselemiz birbirimizi yenmek değil, hep birlikte kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanabilmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı, herkesin kendi doğrusunu dayattığı bir siyaset değil; ortak doğrular etrafında buluşabilen bir devlet ve toplum anlayışıdır.
Artık şu soruyu kendimize sormanın zamanı gelmedi mi?
Biz bu hâle nasıl geldik? Daha neyi kaybedersek uyanacağız?
Cevap, yalnızca bir liderde veya bir partide saklı değil. Cevap; siyaset anlayışımızda, kurumlarımızda, tercihlerimizde ve hepimizin sorumluluk üstlenme cesaretinde yatıyor.
Gelin, artık koltukları değil, ülkenin geleceğini düşünelim.
Çünkü bu ülke hiçbir siyasi partinin mülkü, hiçbir liderin şahsi eseri değildir.
Türkiye hepimizin ortak vatanı; geleceği ise hepimizin ortak sorumluluğudur.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir