Kurban Bayramı’nın heyecanı bizim evde birkaç gün önceden başlardı. Bayram yaklaştıkça evin içinde tatlı bir telaş yaşanır, herkes kendi hazırlığına koyulurdu. Babam ve amcalarım kurbanlıkları genellikle birlikte alırdı. Bu sadece bir alışveriş değil; aynı zamanda aile olmanın, birlik içinde hareket etmenin güzel bir göstergesiydi.
Babam, kurbanlık almaya gideceği gün erkenden kalkar, çoğu zaman beni de yanına alırdı. Gaziantep’te “Kel Ali” diye bilinen hayvan satıcısına giderdik. Çocukları kunduracılık yapardı. Babam kendisini iyi tanır, o da bize büyük hürmet gösterirdi. Biz vardığımızda sıcak karşılanır, çaylar söylenir, hâl hatır sorulur, koyu sohbetler edilirdi.
Sonra babam ahıra girer, koyunları tek tek incelerdi. O dönemlerde kurbanlık seçmek bugünkü gibi aceleye gelmezdi. Hayvanın yürüyüşüne, görünüşüne, sağlığına dikkat edilir, kurban edilebilir şartlara haiz mi? Diye bakılarak alınırdı. ardından eski usul “peygamber pazarlığı” yapılırdı. Koyunları tek tek tartmaya bile gerek duyulmazdı. El sıkışılır, pazarlık tatlıya bağlanır ve seçilen koyunlar arabaya yüklenirdi.
O yıllarda yöremize ait olan Antep Halliği koyunları oldukça meşhurdu. Beyaz renkli, dayanıklı ve et kalitesi yüksek hayvanlardı. Üstelik bugünkü gibi et ve canlı hayvan fiyatları da yüksek değildi. Rahmetli annem bazen:
“Bu sene vereceğimiz kişi fazla, üç kurban keselim.”
derdi. Çoğu zaman gerçekten üç koyun kurban edilirdi. Çünkü o yıllarda paylaşmak daha yaygın, komşuluk ve yardımlaşma daha güçlüydü.
Burada geçmişe dair kısa bir bilgi vermeden geçemeyeceğim.
1980’li yıllar, Gaziantep’in canlı hayvan ihracatında altın çağını yaşadığı dönemlerdi. Özellikle beyaz ve erkek Antep Halliği koyunları körfez ülkelerine ihraç edilmeye başlanmıştı. Gaziantep, canlı hayvan ticaretinde adeta bölgesel bir merkez hâline gelmişti. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan toplanan koyunlar, burada besi çiftliklerinde bakıma alınır; ihracat standartlarına uygun hâle getirilerek başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkelerine gönderilirdi.
O yıllarda Gaziantep, 400 bin baş canlı hayvan ihracatıyla rekor kırmış; bu ticaretten yaklaşık 320 milyon dolarlık gelir elde etmişti. Çevre illerden gelen tüccarlar, Söylemez Pasajı’nın üst katlarında sıra sıra bürolar açmıştı. Şehir, canlı hayvan ticaretinin en hareketli merkezlerinden biri olmuştu.
Ancak zamanla terör olayları, Körfez Savaşı ve köyden kente göç gibi nedenlerle bu ticaret zayıfladı. Öyle dönemler oldu ki kurban edecek erkek koyun bulmakta bile zorlandık. Hatta bazı yıllar kısır dişi koyun kurban etmek zorunda kaldığımızı hatırlıyorum.
Babam, kurbanlıkları bayramdan birkaç gün önce alır, eski evimizin altındaki kapalı boş alanda beslerdi. Yemleri verilir, suları değiştirilir; biz çocuklar da onların etrafında dolaşıp bayram sabahını heyecanla beklerdik.
Bayramdan bir gün önce pazara gider, köyden yeni gelmiş taptaze yeşilliklerden demet demet alır, bir satıl da köy yoğurdu alırdık. Çünkü bayram sabahının vazgeçilmezi; sıcak ekmek, ciğer kebabı, piyaz, köy yoğurduyla yapılmış koyu bir ayran ve bol yeşillikti.
Bayram sabahı erkenden kalkılır, hep birlikte bayram namazına gidilirdi. Genellikle namazı Gaziler Caddesi üzerindeki Alaybey Camii’nde kılardık. Babamın bu tercihi boşuna değildi; çünkü ona göre Birecikli kasaplar bu işin ustasıydı. Bu kasaplar bir gün önceden gelir, Mütercim Asım Caddesi’ndeki Saray Oteli’nde kalırlardı. Namaz çıkışında da cami avlusunda ellerinde pazar torbalarıyla: “Kasap! Kasap!” diye seslenirlerdi.
Abim namazdan erken çıkar, kasaplardan birini bulup arabaya bindirirdi. Ardından Tabakhane’deki meşhur Hösük Fırını’ndan sıcak ekmekler alınır, hep birlikte kurban kesilecek yere gidilirdi.
Bir yandan koyunlar kesilirken diğer yandan mangal hazırlanırdı. Babam bana taze ciğerleri verir, ben de heyecanla doğrayıp şişlere dizerdim. Meşe kömürünün közünde on beş dakika içinde pişen ciğer kebabının kokusu etrafa yayılırdı. Herkes ayaküstü dürümünü yapar, piyazıyla birlikte yer, yanında köpüklü ayranını içerdi. O telaşın, yorgunluğun içinde yenilen ciğer kebabının tadı hâlâ damağımdadır.
Elbette çalışan kasaplar da unutulmazdı. Onlara da mutlaka ikram yapılır,
emeklerine saygı gösterilirdi.
Ardından herkes bir işe koyulurdu. Etler hızla pay edilir, poşetlenir ve bozulmadan ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırdı. Çünkü Kurban Bayramı yalnızca et kesmek değil; paylaşmanın, yardımlaşmanın ve gönüllere dokunmanın bayramıydı.
O günlerde büyük küçük herkes bu bayram seremonisinin içindeydi. Bayram; sadece yerine getirilen bir ibadet değil, aynı zamanda aileyi, komşuluğu ve dayanışmayı ayakta tutan güçlü bir kültürdü.
Yıllar içinde örf ve adetlerimiz de hızla değişmeye başladı. Bir dönem Gaziantep’te yazlık alma furyası yaşandı. Yakın çevremizde birçok kişi bayramlarını yazlıklarında geçirmeye başladı. Önceleri abim ve ablalarım kurbanlarını bizim eski bahçeli evimizde kestikten sonra etlerini alır, gittikleri yazlıklarında mangal yaparak çocuklarıyla bayramı kutlarlardı.
Bugün ise o yazlıkların da eski cazibesi kalmadı. Artık birçok kişi kurbanını yardım kuruluşlarına bağışlıyor ya da vekâlet vererek kestiriyor. Kendileri ise kısıtlı tatil günlerini “her şey dâhil” otellerde geçirmeyi tercih ediyor.
Bayram ziyaretleri de eski yoğunluğunu büyük ölçüde kaybetti. Eskiden kapısı çalınmayan ev kalmazken, bugün bayram birkaç telefon mesajıyla geçiştiriliyor. Hayat değişiyor, insanlar değişiyor; gelenekler de zamanla farklı bir şekle bürünüyor.
Toplum sürekli dönüşüyor ve değişiyor. Yıllar sonra örflerimiz bambaşka bir hâle gelebilir.. Bunu bugünden kestirmek zor… Ama bugün geriye dönüp baktığımda, özlediğim şeyin yalnızca eski bayramlar olmadığını anlıyorum.
Özlediğim; insanların birbirine daha yakın olduğu, sofraların daha kalabalık kurulduğu, çocukların sokaklarda bayram neşesi yaşadığı, büyüklerin dualarıyla evlerin huzur bulduğu o samimi zamanlar…Belki zaman değişti, şehirler büyüdü, hayat hızlandı…
Ama çocukluğumun Kurban Bayramları hafızamda, hâlâ sıcak ekmek kokusu, meşe közünde pişen ciğerin dumanı, cami avlusundaki insan sesleri ve aile olmanın verdiği o tarifsiz huzur olarak yaşamaya devam ediyor.
Çünkü bazı bayramlar takvim yapraklarında kalmaz; insanın ruhunda, çocukluğunun en sıcak köşesinde ömür boyu yaşamaya devam eder.
Serhan Akınal
