Okulların kısa süre önce tatile girmesi vesilesiyle ingilizce öğrenimi konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Türkiye’de milyonlarca insan ilkokuldan itibaren İngilizce dersi alıyor. Yıllar geçiyor, defterler doluyor, sınavlar bitiyor… Ama sonuç değişmiyor: Onca yılın ardından insanlar basit bir cümleyi bile kurmakta zorlanıyor.
Hepimiz o anı yaşamışızdır. İngilizce konuşan biri bir şey sorar… Anlarız, gerçekten anlarız. Ama cevap veremeyiz. Ve dönüp şu cümleyi kurarız: “Ya anlıyorum da konuşamıyorum…” İşte mesele tam da burada başlıyor. Hafızada bilgi var, ama dil yok. Çünkü pratik yok. Çünkü konuşma yok.
Peki sorun nerede? Öğrencide mi, öğretmende mi? Açık konuşalım: Öğretmene ne veriyoruz ki öğrenciden ne bekliyoruz? Ama asıl sorun bundan da derin. Sistem dili öğretmiyor; sadece öğrettiğini zannediyor.
Çünkü biz İngilizceyi bir “dil” olarak değil, bir “ders” olarak görüyoruz.
Ezberlenecek kurallar, geçilecek sınavlar, unutulacak bilgiler… Oysa dil, kağıt üzerinde değil; hayatın içinde öğrenilir. Kullanıldıkça gelişir, hata yaptıkça yerleşir.
Çocuklara yıllarca gramer öğretiyoruz. Zamanlar, kalıplar, kurallar… Öğrenci sınavda doğruyu buluyor ama konuşmaya gelince susuyor. Çünkü ona dilin ruhunu değil, sadece iskeletini veriyoruz.
Oysa gerçek hayat böyle işlemez. Kimse sokakta konuşurken gramer düşünmez. Bakkal “Ne istersin?” der, biz “Bir ekmek” deriz. Eksik, kısa, kuralsız… Ama anlaşılır. Çünkü dil, kusursuzluk değil; iletişimdir.
Dil öğretimi bu yüzden bütüncül olmalıdır. Sadece gramer değil; konuşma, dinleme, yazma ve kültür ile birlikte verilmelidir. Gerekirse dersler ayrıştırılmalı; biri konuşmayı, diğeri yazmayı, bir başkası grameri geliştirmelidir. Aksi halde öğrenilen değil, tekrar edilen bir döngü oluşur. Benim düşünceme göre ayrıca, ana dili ingilizce olan yabancı eğitimciler konuşma dili dersleri vermeliler.
Bir de sınav gerçeği var. Bu ülkede ölçülen şey konuşma değil, test çözme
becerisi. Hal böyle olunca herkes sınava çalışıyor, kimse dile çalışmıyor.
Öğretmen konuyu yetiştirmeye, öğrenci not almaya odaklanıyor. Sonuç: Yüksek notlar, düşük iletişim becerisi.
Asıl eksik ise sınıfın dışında başlıyor. Dil, maruz kalmadan öğrenilmez. Ama öğrencinin hayatında İngilizce yok. Sokakta yok, evde yok, günlük yaşamda yok. Kullanılmayan bilgi zamanla siliniyor.
Bir de görünmeyen bir engel var: korku. Yanlış yapma korkusu, alay edilme endişesi, “Ya gülerlerse?” düşüncesi… İşte bu yüzden gençler konuşmuyor. Oysa dil, hatalarla öğrenilir. Ama biz çocuklara hatasız olmayı dayatıyor, daha en başta cesaretlerini kırıyoruz.
Eğitim süreci de kopuk ilerliyor. İlkokulda başlayan İngilizce, ortaokulda yeniden başlıyor, lisede tekrar ediyor… Ama ilerlemiyor. Öğrenci her yıl aynı konuları farklı kitaplardan görüyor. Sistem ilerletmiyor, tekrar ettiriyor. Yani aslında öğrenilmiyor; aynı yerde dönülüp duruluyor.
Ve belki de en kritik soru hiç sorulmuyor: “Ben bu dili neden öğreniyorum?” Cevap yoksa motivasyon da yoktur. Hedefi olmayan bir eğitim, sadece zaman kaybıdır.
Sonuç mu? Rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi: “Mış gibi yaşıyor, mış gibi İngilizce öğreniyoruz.”
Oysa gerçek çok net: Küreselleşen dünyada herkes en az bir yabancı dili iyi derecede öğrenmelidir. Çünkü dil sadece kelime değildir; özgüvendir.
Dil sadece konuşmak değildir; dünyaya açılmaktır. Bir genç yabancı dil bildiğinde; yurt dışına gitmekten korkmaz, yabancıyla konuşmaktan çekinmez, fırsatları kaçırmaz.
Üstelik artık dünya, çocukların avucunun içinde. Bilgisayar başında, oyun oynarken bile dünyanın öbür ucundaki insanlarla İngilizce iletişim kurmaya çalışıyorlar. Bu, doğru kullanıldığında büyük bir fırsattır.
Belki de çözüm sandığımız kadar uzak değil. Dilin yaşanabildiği ortamlar kurulabilir. Tatil dönemlerinde gençlerin İngilizce konuşarak yaşayacağı kamplar, eğitim alanları oluşturulabilir. Bu sadece bir fikir… Ama doğru planlanırsa çok şey değişir.
Bugün geldiğimiz noktada değişmeyen gerçek şudur: Bu ülkede insanlar İngilizce öğrenmiyor, yalnızca İngilizce dersi görüyor. Oysa çözüm ne karmaşık ne de ulaşılamaz; sadece ezberlenmiş alışkanlıkları değiştirecek cesareti gerektiriyor. Dili, sınavların dar kalıplarından kurtarıp konuşmayı merkeze almak, hata yapmayı öğrenmenin doğal bir parçası olarak görmek ve yabancı dili hayatın içine taşımak zorundayız. Çünkü bir dili öğrenmek, kurallarını ezberlemek değil; onu anlayabilmek, düşünebilmek ve özgüvenle kullanabilmektir.
