“Dünya bir köprüdür; üzerinden geçiniz, üzerine ev yapmayınız.”
İmam Gazali
İnsan bu sözü okuduğunda biraz durup düşünmeli. Çünkü hepimiz bu dünyadan geçiyoruz. Kimimiz servet biriktiriyor, kimimiz makamların peşinden koşuyor, kimimiz daha büyük evler, daha iyi arabalar ve daha yüksek bir hayat standardı için ömrünün en güzel yıllarını harcıyor. Oysa hepimizin bildiği bir gerçek var: Bu yolculuğun bir sonu var. Geldiğimiz gibi gideceğiz. Ne servetimizi, ne makamımızı ne de unvanlarımızı yanımızda götürebileceğiz. Buna rağmen insan neden geçici olduğunu bildiği dünyanın peşinden bu kadar hırsla koşuyor?
Geleceğimizi güvence altına almak için bugünümüzü harcıyoruz. Daha büyük bir ev, daha iyi bir araba, daha yüksek bir makam ve daha fazla kazanç için hayatımızın önemli bir bölümünü tüketiyoruz. Çocuklarımızın geleceği için çalışırken onların çocukluğunu, rahat bir emeklilik için uğraşırken gençliğimizi kaçırıyoruz. Sonra bir gün dönüp baktığımızda, sahip olduklarımızın arttığını ama hayatın kendisini yaşamaya ayırdığımız zamanın azaldığını fark ediyoruz.
İnsan bazen hayatını kazanırken sınırlı olan ömrünü tüketiyor.
Aslında bu hayat yolculuğunda insanı yoran, her zaman maddi kayıplar değil. Yanlış insana duyulan güven, boşa harcanan emek, dost bildiğimiz birinin bizi yarı yolda bırakması ve kırılan hayaller, insanın kalbinde daha derin yaralar açıyor. Çünkü insanı yalnızca cebinden değil, kalbinden de yaralıyor.
Ne yazık ki çağımızda birçok şeyin fiyatını biliyor, fakat değerini giderek daha az biliyoruz. İnsanları karakterleriyle değil sahip olduklarıyla ölçüyor, ilişkileri; samimiyet yerine çıkar üzerinden kuruyoruz. Hatırın yerini menfaat, vefanın yerini hesap aldığında kaybettiğimiz yalnızca dostluk değil, güvendir.
Oysa insanın gerçek zenginliği sahip olduklarında değil, sahip olduklarının arasında kendisini kaybetmemesidir. Para elbette hayatın bir gerçeğidir. Çalışacağız, kazanacağız, ailemizin geleceğini düşüneceğiz. Fakat para bir araç olmaktan çıkıp hayatın amacı hâline geldiğinde asıl kayıp başlar. Çünkü parayla ev alabilirsiniz ama huzur satın alamazsınız. Kalabalıkların arasına girebilirsiniz ama gerçek dostluk satın alamazsınız. Ve dünyanın bütün servetine sahip olsanız bile, tükettiğiniz tek bir dakikayı geri satın alamazsınız
Borçlar ödenir, kaybedilen mal yeniden kazanılır, bozulan işler yeniden kurulabilir. Fakat tüketilen ömür geri gelmez. Kaybedilen huzurun ve kırılan güvenin telafisi de her zaman mümkün değildir.
Marcus Aurelius’un “İnsanın hayatı, düşüncelerinin eseridir.” sözü bu noktada anlam kazanıyor. İnsan neyin peşinden koşuyorsa zamanla ona dönüşüyor. Kalbini hırsa teslim eden, huzurunu da ona teslim ediyor.
Oysa hepimiz bu dünyada misafiriz. Geldiğimiz gün elimiz boştu; giderken de elimiz boş olacak. Evlerimiz, arabalarımız, şirketlerimiz, makamlarımız ve unvanlarımız burada kalacak.
Yunus Emre’nin dizeleri bu gerçeği yüzyıllardır hatırlatıyor:
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.”
Bu söz dünyayı terk etmeyi değil, dünyanın esiri olmamayı öğütlüyor. Çalışacağız, kazanacağız, üreteceğiz; fakat sahip olduklarımızın arasında kendimizi kaybetmeyeceğiz. Çünkü gerçek zenginlik, bankadaki hesabın büyüklüğünden önce insanın içindeki huzurdur. Gerçek başarı, herkesten fazla kazanmak değil; kimsenin hakkına girmeden kazanabilmektir. Gerçek itibar ise insanların önünde büyük görünmek değil, siz yokken de arkanızdan güzel konuşmalarını sağlayacak bir hayat yaşayabilmektir.
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız. O gün kaç evimizin, ne kadar paramızın ya da hangi makamda bulunduğumuzun bir anlamı kalmayacak. Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalacak.
Kaç insanın elinden tuttuk?
Kaç kişinin hayatına dokunduk?
Ve bütün bu koşuşturmanın içinde vicdanımızı koruyabildik mi?
İşte gerçek muhasebe burada başlayacak.
Para kaybedilebilir, makam elden gidebilir, mülk başkasına kalabilir. Fakat insanın karakteri, vicdanı ve bıraktığı güzel izler onun gerçek mirasıdır. Bu yüzden mesele dünyaya sahip olmak değil; dünya sana sahip olmadan yaşayabilmektir.
Bir gün bu köprüden geçip gideceğiz. Öyleyse üç günlük dünya için birbirimizi kırmanın, geçici olan uğruna kalpleri incitmenin ve servet uğruna ömrümüzü tüketmenin ne anlamı var?
Belki hayatın sonunda “Keşke daha çok param olsaydı.” demeyeceğiz. Daha çok, “Keşke sevdiklerime daha fazla zaman ayırsaydım, keşke bazı insanları kırmasaydım, keşke iyilik yapmak için yarını beklemeseydim.” diyeceğiz. Çünkü insanın en büyük pişmanlıkları çoğu zaman kaybettiklerinden değil, zamanında yapabilecekken ertelediklerinden doğar.
İnsanın kendisine soracağı asıl soru, “Bu dünyadan ne kadar zengin ayrılacağım?” değil, “Ne kadar temiz ayrılacağım?” olmalı. Çünkü dünya bir köprüdür; üzerinden geçip gideceğiz. Geride servet değil, bıraktığımız iz; yanımızda mal değil, vicdanımız kalacak.
Serhan Akınal