Son günlerde elektrik kesintilerini daha sık yaşar olduk. Bir gün elektrik, başka bir gün su, ardından internet… Hayatımızın temelini oluşturan bu hizmetlerde yaşanan her kesinti, yalnızca günlük yaşamımızı aksatmıyor; işimizi, üretimimizi, eğitimimizi, iletişimimizi ve bütçemizi de doğrudan etkiliyor.
Oysa 21. yüzyıldayız. Teknolojinin hayatımızın her alanına girdiği, yapay zekânın geleceği şekillendirdiği, dijital dönüşümün ve akıllı şehirlerin konuşulduğu bir çağda yaşıyoruz. Evimizden işyerimize, fabrikadan hastaneye, okuldan markete kadar hayatın neredeyse tamamı elektrik, su ve internet gibi temel altyapılara bağlı.
Elektrik artık yalnızca evimizin lambasını yakmıyor. Hayatın kendisini çalıştırıyor. Buzdolabından klimaya, bilgisayardan modeme, güvenlik sistemlerinden şarj cihazlarına kadar sayısız cihaz elektriğe bağlı.
İşyerlerinde ise üretim makineleri, POS cihazları, bilgisayarlar, güvenlik kameraları ve soğutma sistemleri elektrik ve internet olmadan işlevini sürdüremiyor. Dolayısıyla elektrik kesildiğinde yalnızca ışıklar sönmüyor. Hayatın çarkları duruyor.
Esnaf POS cihazı çalışmadığı için ödeme alamıyor. Marketin soğutma sistemi duruyor, gıda ürünleri zarar görebiliyor. Üretim yapan işletmenin makinesi susuyor, iş duruyor. Evden çalışan vatandaş işini yapamıyor. Öğrencinin eğitimi aksıyor.
Üstelik sorun yalnızca kesintinin sürdüğü saatlerden ibaret değil. Elektriğin gidip gelmesi sırasında yaşanan voltaj dalgalanmaları elektronik cihazlara zarar verebiliyor. Bir vatandaşın yıllarca çalışarak aldığı televizyonu, bilgisayarı veya beyaz eşyası bir anda arızalanabiliyor. Kesinti birkaç saat sürüyor. Ama faturası bazen günlerce, hatta aylarca ödeniyor. İşte burada cevaplanması gereken önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Vatandaşın uğradığı zararın hesabını kim verecek? Çünkü vatandaş bu hizmetlerin bedelini zaten ödüyor. Elektriğin, suyun ve internetin faturası düzenli olarak geliyor. Vatandaş faturayı ödemediğinde hizmetin kesilmesi nasıl bir yaptırımsa, hizmetin aksadığı durumda güvenilir ve sürdürülebilir hizmet beklemek de vatandaşın en doğal hakkıdır.
Bazen asıl fatura posta kutusuna gelen faturada değil; bozulan cihazda, duran üretimde, kaybedilen işte ve harcanan zamanda çıkıyor.
Meselenin bir başka boyutu ise vatandaşın sorun yaşadığında muhatap bulmakta zorlanması. Vatandaş ilgili kurumu arıyor. Karşısına robot operatör çıkıyor. Tuşlamalar, yönlendirmeler, beklemeler… Fakat yaşadığı sorunu doğrudan anlatabileceği, derdini dinleyecek ve kendisine açık bir cevap verecek bir insan bulmak çoğu zaman kolay olmuyor. Oysa vatandaşın bazen çözümden önce ihtiyacı olan şey, muhatap alınmaktır.
Elektrik neden kesildi?
Ne zaman gelecek?
Kesinti ne kadar sürecek?
Cihazım zarar gördüğünde ne yapacağım?
İşyerimde oluşan kaybın sorumlusu kim?
Bunlar vatandaşın sormaması gereken sorular değil; tam tersine, hizmetin bedelini ödeyen bir vatandaş olarak sormaya hakkı olduğu sorulardır.
Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırmak için vardır; vatandaşı bir tuşlama ve yönlendirme labirentinin içine hapsetmek için değil.
Elbette yeni teknolojiler kullanılacak. Dijital sistemler kurulacak, altyapılar yenilenecek, akıllı şehirler inşa edilecek. Ancak bir sistemi kurmak kadar onu doğru çalıştırmak, test etmek, denetlemek ve sürdürülebilir hâle getirmek de önemlidir.Çünkü bir hizmeti kullanıma sunmak işin sonu değil, başlangıcıdır.
Yeni bir sistem kuruluyorsa riskleri hesaplanmalı, testleri yapılmalı, alternatifleri hazırlanmalı ve arıza hâlinde vatandaşın nasıl bilgilendirileceği önceden planlanmalıdır. “Yaptım oldu” anlayışıyla çağdaş sistem kurulmaz. Hele bunun bedelini vatandaş ödüyorsa hiç kurulmaz.
Bir şehrin gelişmişliği yalnızca yüksek binaları, geniş yolları veya teknoloji yatırımlarıyla ölçülmez. Asıl gelişmişlik; elektriğin, suyun, internetin ve diğer temel hizmetlerin güvenilir biçimde çalışmasında, sorun çıktığında hızlı müdahale edilmesinde ve vatandaşın karşısında sorumluluk alacak bir muhatap bulunmasında kendini gösterir.
Çünkü bir şehrin gerçek kalitesi, her şey yolundayken değil; sorun çıktığında vatandaşına nasıl davrandığında ortaya çıkar. Vatandaş artık “İdare ederiz” demek istemiyor. Elektrik kesildiğinde mum yakmak, su kesildiğinde bidon doldurmak, internet kesildiğinde saatlerce beklemek ve her arızanın bedelini kendi cebinden karşılamak istemiyor. Çünkü çağ değişti. Vatandaşın beklentisi de değişti. Bugün istediği şey aslında çok basit: Çağın gerektirdiği hizmeti almak.
Bu bir ayrıcalık değil. Modern şehir yaşamının en temel gereğidir.
Üstelik vatandaş hayat pahalılığıyla mücadele ediyor. Kirasını, faturalarını, vergisini, eğitim giderlerini ve günlük yaşam masraflarını karşılamaya çalışıyor.
Böyle bir ortamda her kesinti, her voltaj dalgalanması ve her aksama, vatandaşın bütçesine yeni bir yük getiriyor. Elektrikle çalışan makinelerde ve elektronik cihazlarda meydana gelen arızalar, vatandaşı hiç beklemediği ek masraflarla karşı karşıya bırakıyor. Bu nedenle hizmetin bedelini ödeyen vatandaşın karşılığında kaliteli, güvenilir ve sürdürülebilir hizmet istemesi, hakkı olduğu kadar en doğal beklentisidir. Çünkü kamu hizmetinin amacı vatandaşa yeni sorunlar çıkarmak değil, onun hayatını kolaylaştırmaktır.
Vatandaşın ödediği her fatura yalnızca elektriğin, suyun ya da internetin bedeli değildir. O faturanın içinde güven vardır. Düzen vardır. Süreklilik beklentisi vardır.
Ve artık vatandaşın beklentisi çok açık:
“Ben kesintiye alışmak istemiyorum. Çözüm istiyorum.”
21. yüzyılda vatandaşın hakkı, kesintilere sabretmek değil; çağın gerektirdiği hizmeti almaktır.
Bir şehrin gerçek gelişmişliği de ışıklarının ne kadar parlak olduğuyla değil, o ışıklar söndüğünde vatandaşını ne kadar karanlıkta bıraktığıyla ölçülür.Çünkü çağdaş şehir, yalnızca ışıkları hiç sönmeyen şehir değildir.
Işıklar söndüğünde bile vatandaşını yalnız bırakmayan şehirdir.
Çağımızın meselesi artık kesintiye alışmak değil, kesintinin nedenini ortadan kaldıracak çözümler bulmaktır.
Serhan Akınal