Yaz mevsimi geldiğinde ülkemizin dört bir yanından yükselen orman yangını haberleri artık neredeyse sıradanlaştı. Televizyon ekranlarında alevler, dumanlar, tahliye edilen köyler ve canını ortaya koyarak mücadele eden orman işçileri, itfaiye ekipleri ile gönüllüler... Oysa hiçbir millet, ciğerlerinin yanmasını kader gibi kabullenmemelidir.
Her yıl aynı acıyı yaşıyor, aynı soruyu soruyoruz: Neden her yaz aynı felaketle karşı karşıya kalıyoruz?
Orman yangınlarının tek bir nedeni yoktur. Küresel iklim değişikliği nedeniyle artan sıcaklıklar, kuraklık ve şiddetli rüzgârlar yangın riskini büyütüyor. Ancak en acı gerçek, yangınların önemli bir bölümünün insan kaynaklı olmasıdır. Söndürülmeyen mangal ateşleri, sigara izmaritleri, doğaya bırakılan cam şişeler, anız yakılması, elektrik hatlarındaki ihmaller ve kasıtlı çıkarılan yangınlar, yılların emeğini birkaç saatte yok edebiliyor.
Mahatma Gandhi'nin şu sözü bugün her zamankinden daha anlamlıdır: "Dünya herkesin ihtiyacını karşılayacak kadarını sunar; fakat herkesin açgözlülüğünü karşılayacak kadarını değil." Doğaya hoyratça davranan insan, aslında kendi geleceğini tüketmektedir.
Orman yangınlarıyla mücadele yalnızca alevler yükseldiğinde başlamamalıdır. Asıl başarı, yangını söndürmekten önce onu önleyebilmektir. Bunun için erken uyarı sistemleri güçlendirilmeli, yeni teknolojiler etkin kullanılmalı, söndürme kapasitesi sürekli artırılmalı ve kurumlar arasındaki koordinasyon en üst seviyeye çıkarılmalıdır.
Ancak hiçbir teknoloji, bilinçli bir toplumun yerini tutamaz.
Orman sevgisi ve çevre bilinci çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren kazandırılmalıdır. Doğayı seven, ağacı tanıyan ve bir fidanın büyümesine emek veren çocuk, büyüdüğünde ormana zarar veren değil, onu koruyan bir birey olacaktır.
Çevre bilinci yalnızca ağaç sevgisi değildir; hayatın tamamına duyulan saygıdır. Ormanlar, binlerce bitki ve hayvan türünün evidir. Yangın çıktığında sadece ağaçlar değil, kaçamayan kuşlar, yavrularını korumaya çalışan hayvanlar ve bütün bir ekosistem yok olmaktadır.
Doğa bilimci David Attenborough'nun uyarısı bu gerçeği özetliyor: "Doğa olmadan insanlar yaşayamaz; ama insanlar olmadan doğa yaşamaya devam eder." Korumamız gereken aslında yalnızca ormanlar değil, kendi geleceğimizdir.
Her vatandaşın yerine getirmesi gereken basit ama hayati sorumluluklar vardır. Piknikten sonra ateşi tamamen söndürmek, sigara izmaritlerini ve cam şişeleri doğada bırakmamak, çöplerimizi toplamak ve anız yakmamak, büyük felaketlerin önüne geçebilecek basit ama etkili davranışlardır.
Birleşmiş Milletler'in eski Genel Sekreteri Kofi Annan'ın dediği gibi, "Çevreyi korumak lüks değil, gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzdur."
İnsan eliyle çıkarılan yangınlar ise affedilemez bir vicdan yarasıdır. İhmal ya da kasıt sonucu ormanlarımızı yakanlara karşı caydırıcı cezalar kararlılıkla uygulanmalıdır. Çünkü yanan
yalnızca ağaçlar değil; su kaynaklarımız, verimli topraklarımız, yaban hayatımız ve çocuklarımızın geleceğidir.
Yangınlardan sonra dikilen her fidan elbette umut verir. Ancak hiçbir fidan, yüzyıllar içinde oluşmuş doğal bir ormanın yerini kısa sürede dolduramaz. Bu nedenle en büyük başarı, yanan ormanların yerine yenisini dikmek değil; mevcut ormanlarımızın yanmasına fırsat vermemektir.
Yanan alanlar yeniden doğal bitki örtüsüyle buluşturulmalı, bu toprakların farklı amaçlarla kullanılmasına asla izin verilmemelidir. Orman, yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de ortak mirasıdır.
Çevre aktivisti Wangari Maathai'nin söylediği gibi, "Doğayı korumak, barışı korumaktır." Çünkü ormanın olmadığı yerde bereket de olmaz, huzur da, gelecek de…
Artık her yaz aynı acıları konuşan değil, onları önleyen bir toplum olmak zorundayız. Bunun yolu daha güçlü tedbirlerden, daha etkili denetimlerden ve hepsinden önemlisi doğaya saygıyı bir yaşam kültürü hâline getirmekten geçmektedir.
Unutmayalım; ormanlar yalnızca ağaç değildir. Onlar nefesimizdir, suyumuzdur, toprağımızdır, yaban hayatıdır ve çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli mirastır.
Serhan Akınal
Ormanı korumak, geleceği korumaktır.