Pandemi sonrası patlak veren Avrupa Birliği vize sorunu, bugün artık münferit bir aksaklık olmaktan çıkmış; çok katmanlı bir krize dönüşmüştür. Uzun süredir Avrupa Birliği ülkelerinin büyükelçilik ve konsolosluklarında Türk vatandaşlarına Schengen vizesi verilmemesi ya da kontenjanların ciddi biçimde azaltılması yönünde gözle görülür sorunlar yaşanıyor. Son birkaç yıldır Türk vatandaşları, Avrupa kapılarında ciddi mağduriyetlerle karşı karşıya kalıyor.
Yetkililer çoğu zaman bu tabloyu teknik gerekçelerle açıklıyor: personel yetersizliği, başvuru yoğunluğu, pandemi sonrası biriken talepler… Ancak 2026 yılı itibarıyla gelinen noktada mesele yalnızca teknik eksikliklerle izah edilemeyecek kadar karmaşık... Sorunun hem diplomatik hem güvenlik hem de ekonomik boyutları bulunuyor.
Türkiye’nin vize serbestisi için yerine getirmesi gereken 72 kriterden 6’sı hâlâ karşılanabilmiş değil. Özellikle güvenlik kaygıları ve düzensiz göç riski, Avrupa tarafında belirleyici unsurlar olarak öne çıkıyor. Vize bekleme sürelerinin uzaması ve ret oranlarının yüksek seyretmesi de bu çerçevede değerlendiriliyor.
Daha önce sığınmacı olarak Avrupa Birliği’ne başvurmuş, ardından Türk vatandaşlığına geçmiş kişilerin eski kayıtlarının dikkate alınması süreci zorlaştırıyor. Schengen vizesi alıp geri dönmeyenlerin ya da vize süresini ihlal edenlerin sayısındaki artış, başvuruların daha sıkı incelenmesine yol açıyor. Hatta sosyal medya paylaşımlarının dahi takip edildiği; başvuru sahibinin ülkeye geri dönme niyetine dair en küçük şüphenin dosyaya yansıdığı biliniyor.
Ekonomik yeterlilik de önemli bir kriter. Avrupa Birliği ülkelerinde günlük ortalama geçim tutarının 60 Euro olarak hesaplandığı ifade ediliyor. Başvuru sahibinin gelir beyanı, mal varlığı ve finansal geçmişi bu çerçevede inceleniyor. Eğer kişi bir şirket tarafından gönderiliyorsa, şirketin mali yapısı ve vergi durumu da değerlendirmeye alınıyor. Hatta kontratlı mutabakatı olan kişiler için dahi belirli kontenjan sınırlamaları uygulanıyor. Beyin göçüne karşı dolaylı tedbirlerin devreye sokulduğu yönünde değerlendirmeler de mevcut.,,
Öte yandan, Avrupa Birliği 2026 yılı itibarıyla düzensiz göç konusunda işbirliği yapan ülkelere kolaylık sağlarken, iş birliği göstermeyen ülkelere vize kısıtlaması getiren yeni bir sistemi uygulamaya koymuş durumda...
Avrupa Birliği, göç yönetimini vize politikalarının merkezine yerleştirmiş görünüyor. Yeşil ve diplomatik pasaport sahipleri ise ETIAS kaydından muaf tutulmaya devam edecek. Ayrıca Avrupa Birliği’nin terör tanımının daraltılması yönündeki beklentisi de diplomatik başlıklardan biri olarak masada duruyor. Tam üyelik müzakerelerinin durma noktasına gelmiş olması da süreci dolaylı biçimde etkiliyor.
Sistemin teknik tarafında da ciddi problemler yaşanıyor. Randevu ekranlarını otomatik takip eden ve formları saniyeler içinde dolduran bot yazılımları, aracı kurumlar tarafından yoğun şekilde kullanılıyor. İnsan hızının yetersiz kaldığı durumlarda boş kontenjanları yakalamak bu sistemlerle mümkün hâle geliyor. Bu durum, sıradan başvuru sahiplerinin sisteme erişimini daha da zorlaştırıyor.
Diğer yandan, Kosova ve Ukrayna gibi bazı ülkelerin vatandaşları vizesiz seyahat edebilirken Türkiye gibi stratejik konuma sahip bir NATO üyesi ülkenin vatandaşlarının bu haktan yararlanamaması dikkat çekicidir. (Yorumunu okuyucuya bırakıyorum.)
Vize hizmeti sunan firmalara, eksik evrak veya hatalı tarama gibi nedenlerle uygulanan cezai yaptırımlar, süreci daha da hassas hâle getiriyor. Aracı kurumlar bu nedenle son derece titiz davranıyor; kimi zaman teamüllerin ötesinde ek belge bile talep edebiliyor. Schengen başvurularının gidilecek ülkeye göre farklılık göstermesi de evrak çeşitliliğini artırıyor. Pandemi sonrası konsolosluklarda azaltılan personel sayısı ise başvuru sürelerini uzatıyor.
Eksik evrak oranının yüzde 35, ret oranının ise yüzde 15 seviyesinde olduğu ifade ediliyor. Bu tablo, başvuruların yaklaşık yüzde 50’sinin kabul görmediği anlamına geliyor. Üstelik eksik evrakın aracı kuruma tanınan süre içinde tamamlanmaması hâlinde, sistem başvuruyu otomatik olarak reddediyor. İhtiyacı olmamasına rağmen keyfî şekilde yapılan başvurular da aynı akıbetle karşılaşıyor.
Türkiye, uzun yıllardır doğu ve güneydoğu sınırlarından gelen göç akınlarına karşı açık kapı politikası uyguladı. Bu yoğun göçün Avrupa’ya yönelmemesi için güvenlik güçleriyle beraber ciddi bir mücadele yürüttü; hâlen de yürütüyor. Buna rağmen Avrupa tarafında Türkiye’nin yasadışı göçle mücadelede yetersiz kaldığı yönünde bir kanaatin varlığı sürecin yavaşlamasına neden oluyor.
Gelinen noktada vize meselesi yalnızca bir seyahat sorunu değildir. Bu kriz; teknik altyapıdan, güvenlik politikalarına, ekonomik kriterlerden diplomatik ilişkilere kadar uzanan çok boyutlu bir tabloyu işaret etmektedir.
Çözüm ise karşılıklı güvenin yeniden inşası ve somut adımların atılmasından geçmektedir. Aksi takdirde, kapılardaki bekleyiş hem fiziki hem de siyasi anlamda uzamaya devam edecektir.
