Japonya’ya yaptığım gezide edindiğim izlenimleri bu hafta sizinle paylaşmak istiyorum.
Bir toplumu gerçekten anlamak istiyorsanız yalnızca caddelerine, binalarına, teknolojisine ve ekonomisine bakmanız yetmez. O toplumun insanına ne öğrettiğine, neye saygı duyduğuna, doğaya nasıl baktığına, ölüm karşısında nasıl durduğuna ve çocuklarını hangi değerlerle yetiştirdiğine de bakmanız gerekir.
Japonya’yı anlamaya çalışırken karşımıza yalnızca teknolojik olarak gelişmiş bir ülke değil; yüzyıllardır taşıdığı inançları, gelenekleri ve değerleri modern hayatın içinde yaşatmaya çalışan bir toplum çıkıyor. Bu kültürel yapının en önemli unsurları arasında Şintoizm ve Budizm bulunuyor.
Japonya’daki din anlayışını bizim alıştığımız biçimde “Ben yalnızca şu dine mensubum” anlayışıyla değerlendirmek doğru değil. Şinto gelenekleri ile Budist uygulamalar, hayatın farklı dönemlerinde bir arada yaşıyor. Çünkü Japonya’da din yalnızca inanılan bir sistem değil, aynı zamanda yaşanan bir kültür.
Şintoizm, Japonya’nın yerli inanç geleneğidir. Doğaya, atalara ve geçmişe duyulan saygı bu anlayışın önemli unsurlarındandır. Dağlar, ormanlar ve nehirler yalnızca coğrafi unsurlar değil, kutsal anlam taşıyan varlıklar olarak da görülebilir. Bu nedenle doğaya saygı, yalnızca çevreyi korumaktan ibaret değildir; insanın kendisini doğanın dışında değil, onun bir parçası olarak görmesiyle ilgilidir. Şinto geleneğinde temizlik ve arınma da önemli bir yere sahiptir. Tapınaklardaki arınma ritüelleri, insanın kutsal mekâna yalnızca bedenen değil, zihnen de hazırlanmasını ifade eder. Öyleki Fuji dağını bile bir tapınak olarak görüyorlar.
Budizm ise Japon kültürüne başka bir pencereden bakar. Hayatın geçici olduğunu, insanın arzularını ve öfkesini kontrol etmesi gerektiğini; merhameti, sabrı ve iç huzuru önemseyen bir anlayışı öne çıkarır. Özellikle Zen geleneğiyle birlikte sadelik, disiplin, dikkat ve yaptığı işe özen gösterme gibi anlayışlar Japon kültürünün farklı alanlarında kendisini göstermiştir.
Bir işi küçümsememek, bulunduğun yeri temiz bırakmak, başkasını rahatsız etmemek, yaptığı işe özen göstermek ve kendi davranışlarını kontrol edebilmek...
Bunların tamamını yalnızca Budizm veya Şintoizmle açıklamak elbette mümkün değildir. Japonya’nın tarihini, Konfüçyüsçü düşünceyi, aile yapısını, eğitim sistemini ve toplumsal düzenini de hesaba katmak gerekir. Ancak bu inançların Japon toplumunun değer dünyasına yaptığı katkıyı görmezden gelmek de mümkün değildir.
Şintoizm insanı doğayla ve geçmişle bağ kurmaya yöneltirken, Budizm insanı kendi içine bakmaya çağırır. Biri dış dünyayla uyumu, diğeri insanın kendi içindeki dengeyi öne çıkarır. İkisinin kesiştiği yerde ise önemli bir düşünce belirir:
İnsan yalnız değildir. İnsan ailesinin, toplumunun, geçmişinin ve yaşadığı doğanın bir parçasıdır. Bu anlayışın Japon toplumunda zaman zaman “ben” yerine “biz” duygusunu öne çıkardığını görüyoruz. Başkasını rahatsız etmemek, ortak alanları temiz tutmak, sıraya girmek, başkasının hakkını gözetmek ve bulunduğu topluluğun düzenini bozmamaya
çalışmak gibi davranışların arkasında yalnızca kanunlar değil; aileden okula, gelenekten eğitime uzanan güçlü bir toplumsal birikim bulunuyor.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Her güzel değer, aşırıya kaçtığında bir bedel doğurabilir mi?
Toplumsal uyuma verilen önem, zaman zaman bireyin kendi düşüncesini ifade etmesini zorlaştırabilir. “Başkalarını rahatsız etmeyeyim” düşüncesi, kişinin kendi duygularını içine atmasına yol açabilir. Geleneklere bağlılık da bazı durumlarda değişime karşı direnci beraberinde getirebilir.
Yani “biz” duygusu toplumu ayakta tutabilir; fakat aşırıya kaçtığında “ben”in sesini de bastırabilir. Burada asıl mesele dengeyi kurabilmektir.
Toplum olmak, birey olmaktan vazgeçmek değildir. İnsan hem özgür olabilir hem sorumluluk taşıyabilir. Hem farklı düşünebilir hem de başkasının hakkına saygı gösterebilir.
Japonya’da inançların etkisini yalnızca tapınaklarda veya dini törenlerde aramak da bu nedenle yeterli değildir. Çocuğun yetiştirilmesinden yaşlılara duyulan saygıya, aile bağlarından ölüm ve anma geleneklerine, doğaya bakıştan günlük davranışlara kadar hayatın birçok alanında bu kültürel mirasın izlerini görmek mümkündür.
Bir çocuğun yalnızca ders çalışmayı değil, bulunduğu ortamı temiz tutmayı; yalnızca başarılı olmayı değil, başkasını rahatsız etmemeyi; yalnızca kendisini değil, içinde bulunduğu topluluğu da düşünmeyi öğrenmesi, eğitim ile kültürün nasıl iç içe geçtiğini gösterir.
Elbette Japonya’yı kusursuz bir toplum gibi göstermekte doğru olmaz. Japon toplumunun da yalnızlık, toplumsal baskı, aşırı çalışma ve bireysel farklılıklarla geleneksel beklentiler arasındaki gerilim gibi sorunları vardır.
Bu nedenle mesele “Onlar doğru, biz yanlışız” demek değildir.
Asıl mesele, başka bir toplumun hangi değerleri nasıl oluşturduğunu anlayabilmek ve insan hayatına nasıl yansıdığını görebilmektir.
Çünkü teknoloji satın alınabilir. Gökdelenler yapılabilir. Hızlı trenler kurulabilir. Robotlar üretilebilir. Ama güven, sorumluluk, saygı, sabır ve özdenetim gibi değerler bir gecede inşa edilemez.
Bunlar ailede başlar, eğitimle güçlenir ve nesilden nesile aktarılır.
Belki de Japonya’yı anlamanın en güzel yolu, yalnızca teknolojisine, düzenine ve gelişmişliğine bakmak değil; bütün bunların arkasında nasıl bir insan yetiştirdiğini görmektir. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, yalnızca sahip olduğu imkânlarda değil, o imkânları hangi değerlerle kullanan insanlarda saklıdır.
Ve Japonya’nın inanç, ahlak ve hayat anlayışına baktığımızda geriye, cevabını herkesin kendi içinde vermesi gereken bir soru kalıyor: Bir toplumu gerçekten güçlü yapan, sahip oldukları mı; yoksa sahip olduklarına anlam veren değerleri mi?
Serhan Akınal

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir