Bir zamanlar kendi kendine yetebilen, bereketiyle övünen bir ülkeydik. “Tarım ülkesi” denirdi bize… Bugün ise pazara çıktığımızda karşımıza çıkan manzara bambaşka: Etiketler cep yakıyor, üretici kazanamıyor, tüketici doyamıyor. Aynı toprak, aynı güneş, aynı emek… Ama sonuç bambaşka.
Çünkü artık sorun toprakta değil, sistemde. Tarım bugün sadece üretim meselesi değildir; maliyet, planlama ve sürdürülebilirlik krizinin tam ortasındadır. Ve bu kriz, tarlada değil, zincirin tamamında yaşanmaktadır.
İlk kırılma noktası girdi maliyetleridir. Çiftçi daha tohumu toprağa atmadan kaybetmeye başlıyor. Gübre dövize bağlı, ilaç ithal, mazot zaten başlı başına bir yük… Traktörü çalıştırmak bile artık bir maliyet hesabı. Bu yüzden çiftçi ya eksik gübre kullanıyor ya da ilaçtan kısmak zorunda kalıyor. Sonuç belli: Verim düşüyor, kalite geriliyor.
Daha da çarpıcı olan şu: Çiftçi bugün sattığı ürünün yerine yenisini koyamıyor. Çünkü sattığı fiyatla, birkaç ay sonra aynı girdiyi tekrar alma şansı yok. Enflasyon sadece tüketiciyi değil, üretimin kendisini de eritiyor.
Bir diğer büyük kırılma iş gücünde yaşanıyor. Tarım artık ucuz emekle dönen bir sektör değil. Mevsimlik işçi bulmak zorlaştı, Genç nüfus köyde kalmak istemiyor; belirsiz kazanç yerine şehirde daha öngörülebilir bir hayatı tercih ediyor. Üstelik yeni nesil, ağır şartlar altında çalışmayı da kabul etmiyor. Böyle olunca üretimin devamlılığı kırılıyor.
Tarladan ürün çıktı diyelim… Sorun bitmiyor, yeni başlıyor. Bu kez devreye taşıma ve lojistik maliyetleri giriyor. Nakliye fiyatları öyle arttı ki ürünün değeri yolda katlanıyor. Üretici ucuza satıyor, tüketici pahalıya alıyor. Aradaki fark ne üreticiye ne de tüketiciye yarıyor; sistemin verimsizliğinde kayboluyor.
Bir de işin en kritik tarafı var: plansızlık. Hangi ürün nerede, ne kadar ekilmeli? Hangi ürün desteklenmeli? Hangi bölgede neye öncelik verilmeli? Bu soruların net cevapları yok. Bir yıl bir ürün para ediyor, ertesi yıl herkes ona yöneliyor. Sonra bolluk oluyor, fiyat düşüyor, üretici zarar ediyor. Bu döngü yıllardır kırılmıyor.
Vergi yükü, maliyet baskısı, komisyon derken belirsizlik ortamında çıkan sonuç kaçınılmaz: Çiftçi üretmekten vazgeçiyor. Üretim azalıyor. Azalan ürün pahalıya satılıyor.
Yani aslında pahalı olan ürün değil… Pahalı olan sistemin kendisi. Bugün pazarda gördüğümüz fiyatlar sadece enflasyonun sonucu değil; yıllardır çözülemeyen yapısal sorunların bir yansımasıdır. Toprak hâlâ bereketli olabilir. Ama üretici küstüğünde, o bereket de susar.
Bu noktada yapılması gereken açık ve nettir. Tarım, geçmişten öğrenilen yöntemlerle değil; günümüzün iklim şartlarına, teknolojisine ve verimlilik anlayışına göre yeniden şekillendirilmelidir. Köylüye sadece destek değil, yön de verilmelidir. Ne ekeceğini bilen, maliyetini öngörebilen, kazancını planlayabilen bir üretici modeli kurulmadan bu sorun çözülemez.
Çünkü tarım sadece toprağa tohum atmak değildir. Tarım; plan, bilgi, teknoloji ve istikrar işidir.
Eğer bu gidişat değişmezse, “tarım ülkesi” sözü sadece geçmişin nostaljik bir cümlesi olarak kalacak. Ve o gün geldiğinde mesele sadece pahalı yemek olmayacak.
Bir ülke kendi toprağında üretemediği gün, sadece pahalı yemez…
Bağımlı hale gelir.
