Her sabah haber bültenlerini açtığınızda artık neredeyse aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Bir kadın daha hayatını kaybetmiş, bir genç, arkadaşına şiddet uygulamış, bir sokak kavgası bir insanın yaşamına mal olmuş.
Bir zamanlar nadiren duyduğumuz bu olaylar bugün sıradan bir haber akışı gibi önümüzden geçip gidiyor. Oysa her birinin ardında yalnızca bireysel bir trajedi değil, toplumun ruhunda büyüyen derin bir yarık yatıyor. Peki biz gerçekten neyi kaybediyoruz?
Ben bir psikolog veya sosyolog değilim. Ancak gündemde takip ettiğim olaylar beni derinden etkiliyor ve bu konular üzerinde daha fazla düşünmeye ve araştırmaya sevk ediyor. Yıllardır hem görsel basında, hem gazetelerde hem de sosyal medyada bu konular hakkında bilgi edinmeye çalışıyorum.
Son yıllarda gençlerdeki şiddet artışı, toplumun ruh sağlığı ve gençlerin davranış biçimleri üzerine ciddi soru işaretleri doğuruyor. Kadın cinayetleri, okulda öğrencinin öğretmenine ya da akranına saldırması, genç sevgililer arasında yaşanan ölümcül şiddet olayları… Bunlar yalnızca tekil trajediler değil, toplumun derinliklerinde biriken kaygıların ve yozlaşmanın belirtileridir.
Peki bu olayların artış sebepleri nelerdir?
Bu sorunun cevabını ararken psikolojik, sosyolojik ve davranışsal boyutlara birlikte bakmak gerekir.
Gençlik dönemi, kimlik gelişimi ve benlik oluşumunun en hassas evrelerinden biridir. Bu süreçte gençler güçlü duygusal dalgalanmalar yaşayabilir. Şiddet içerikli davranışlar çoğu zaman travmalar, ihmal ve aile içi şiddet gibi deneyimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Çocukluk döneminde gözlemlenen öfke patlamaları, çözülememiş aile içi çatışmalar ve cezasız kalan davranışlar zamanla şiddetin normalleşmesine zemin hazırlıyor Zaman içinde gençlerin içinde biriken öfke, zamanla kontrolsüz bir güce evriliyor.
Empati eksikliği, öfke kontrolünde yaşanan zorluklar ve duygusal denge kuramama gibi psikolojik faktörler de saldırgan davranışların ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca depresyon, kaygı bozuklukları, dikkat eksikliği gibi bazı ruhsal sorunlar da risk faktörleri arasında yer alabilir.
Nörobiyolojik açıdan bakıldığında ise beynin dürtü kontrolünden sorumlu bölgelerinin henüz tam gelişmemiş olması gençlerin davranışlarını kontrol etmelerini zorlaştırabilir.
Bunun yanında akran ilişkilerinin ve sosyal çevrenin etkisi de oldukça belirgindir. Sürekli zorbalığa maruz kalan ya da sosyal çevresinde dışlanan gençler, zamanla öfke ve intikam duygularıyla hareket edebilir. Bazı arkadaş gruplarında agresif davranışların “güç” veya “cesaret” olarak görülmesi de şiddeti teşvik edebilmektedir. Zorbalık mağdurlarında ise kendine güven eksikliği, öfke ve intikam duygusu gelişebilmektedir.
Medya ve dijital dünyanın etkisi de göz ardı edilemez. Televizyon dizilerinde, internet içeriklerinde ve video oyunlarında şiddetin sürekli görünür olması genç zihinlerde bu davranışın sıradanlaşmasına yol açabiliyor. Sosyal medyada şiddeti veya saldırganlığı öven içeriklerle karşılaşan gençler yanlış rol modeller geliştirebiliyor.
Sosyolojik açıdan bakıldığında ise bu tür olayların giderek artması, bazı kişiler için örnek oluşturabiliyor ve toplumsal normların erozyona uğramasına yol açabiliyor. Aile ve okul gibi temel sosyal kurumların işlevlerini yeterince yerine getirememesi de bu sürecin önemli nedenlerinden biri olabilir.
Bir zamanlar mahalle kültürünün sağladığı gözetim, dayanışma ve komşuluk ilişkileri toplumda bir denge unsuru oluşturuyordu. Çocuklar yalnızca aileleri tarafından değil, mahalle tarafından da gözetilirdi. Günümüzde ise bu sosyal yapı büyük ölçüde zayıflamış, yerini daha bireysel ve çoğu zaman yalnız bir yaşam biçimine bırakmıştır.
Aile ortamı da bu süreçte önemli bir rol oynamaktadır. Sevgi, ilgi ve güven ortamından yoksun bir ailede büyüyen çocukların sağlıklı bir duygusal gelişim göstermesi zorlaşabiliyor. Tam aksi durumda da aşırı katı disiplin ya da tamamen sınırların olmadığı bir ortam gençlerin, otoriteyle sağlıklı ilişki kurmasını engelleyebiliyor. Bu durum, gençlerde sınır tanımama veya otoriteye karşı öfke geliştirme gibi sonuçlar doğurabiliyor.
Ekonomik ve toplumsal stres faktörleri de şiddeti tetikleyen unsurlar arasında yer alır. İşsizlik, yoksulluk, eğitimde fırsat eşitsizliği ve sosyal baskılar gençlerde çaresizlik, öfke ve değersizlik duygularını artırabiliyor. “Onda var, bende neden yok?” düşüncesi zamanla öfke ve tepkiye dönüşebilir.
Burada çocukluğumdan bir hatıra geliyor aklıma. Babam kendine deriden üstü kapalı bir pazar çantası yapmıştı. O yıllarda insanlar pazar alışverişlerini genellikle file çantalarda taşırdı. Babam bir gün bana, “Oğlum, kimse senin aldıklarını görmesin, insanların nefsi kalmasın,” demişti. Küçükken bu sözleri tam olarak anlayamamıştım. Ancak bugün bunun ne kadar derin bir toplumsal incelik taşıdığını daha iyi anlıyorum.
Bugün ise birçok insan giydiğini, sahip olduklarını ve yaşam tarzını adeta sergiler gibi paylaşabiliyor. Bu durum bazen başkalarında “Neden onda var da bende yok?” düşüncesini doğurabiliyor ve toplumsal huzursuzluklara zemin hazırlayabiliyor.
Benim gözlemime göre, Yukarıda olumsuzluklara rağmen, iyi eğitim almış ve belli bir kültür seviyesine ulaşmış çiftler artık “çok çocuk sahibi olayım” gibi düşüncelere yönelmiyor. Bunun yerine, topluma faydalı, dijital çağa ve yapay zekaya adapte olabilen, en az bir yabancı dili bilen, hobisinde yetkin ve sosyal çevresi güçlü, merhametli, kaliteli ve nitelikli bir çocuk yetiştirmeyi amaçlıyorlar. Çözümlerden biri de budur. Siyasi otorite de bu konuda parası ve imkanı olanların değil, diğer gariban çocukların da ellerinden tutup en az bu sevilerde eksik olan eğitim ve öğretimine katkıda bulunması lazımdır.
Aynı zamanda bu bilinçli ana babalar, ailesine, eşine ve ülkesine bağlı, vatanına sadık ve etnik köken gözetmeksizin yaşayabilen bireyler geleceğe hazırlamak istiyor. Buraya Merhum İlber Ortaylı’nın sözlerini yazmak istiyorum.
Ben öğrencilerime, sabah kahvaltıyı birlikte yapmayacaksanız, iyi geceler diyemeyeceklerseniz, masal anlatmayacak ya da okuyamayacaksanız, akşam yarım saat konuşmayacaksanız, çocuk doğurmayın diyorum. Anne babalar para kazanıyor, çocuğuna her istediğini alıyorlar ama yanlarında yoklar
İşsizlik, yoksulluk ve sosyal baskılarla birleştiğinde bu duygular gençlerde zaman zaman kontrolsüz bir öfke ve güç gösterisine dönüşebiliyor.
Toplum dediğimiz şey yalnızca kanunlarla değil, vicdanla ayakta durur. Merhametin, empati duygusunun ve birbirini gözetme kültürünün zayıfladığı yerde şiddet filizlenmeye başlar. Bugün gördüğümüz olaylar belki de bir sonucun değil, uzun zamandır biriken bir ihmalin yansımasıdır.
Son cümlemi Merhum Doğan Cüceloğlu’nun sözleriyle bitiriyorum;
Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin, karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi, hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar.
