USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

BİR MECZUBUN İBRETLİK TELKİNİ

BİR MECZUBUN İBRETLİK TELKİNİ
05-03-2026

Bu yazımda tarihte yaşanmış, üç kıssayı paylaşmak istiyorum. Her biri ayrı bir ders, ayrı bir ayna…  Ve yazının sonunda da kendi düşüncelerimi ifade edeceğim.

İstanbul Baş vaizi Mustafa Akgül Hoca’dan alıntıdır.


Ramazan’ın birinde iftar sofrasında dostlarla beraberiz  Bu toplulukta 42 sene imamlık yapıp emekli olmuş birisi vardı. Bu Abimize meslekten birisi hocam,   unutamadığınız bir hatıranız var mı? Anlatabilir misiniz? Diye sordu. O da bizi kırmayarak anlatmaya başladı.

Benim camii cemaatinin içinde meczup birisi vardı. Bu kişiler kiminin veli, kiminin deli dediği (Allah katındaki yerlerini ancak Allah’ın bildiği) kişilerdir.  Bir cuma  namazında camiide hutbe okuyacağım, Bir an baktım meczup Salih, safları yara yara hızla bana geliyor.  Hocam bugün hutbeyi ben okuyacağım dedi.  Düşündüm, Salih’in ne yapacağı  belli olmaz; Salih oğlum bu hafta ben hutbeye hazırlandım, önümüzdeki hafta da sen oku dedim. Sonra Salih geçti yerine oturdu.  Ondan sonra da Salih bir daha camiiye gelmedi.  Ben de Salih’ten kurtuldum diye seviniyorum.  Aradan iki, üç ay geçti,  Bir cenaze oldu.  Kabristandayız. Cenaze kabre kondu, cemaat, toprak attığı sırada Salih yanıma geldi.  O gün hutbeyi okutmadın, ben bunu unuttum sanma, ama şimdi telkini ben vereceğim.  ‘’Bu cumanın hutbesine benzemez, varsın telkin versin diye düşündüm.’’  O zaman toprak atanları durdurdu.  Ben bir telkin vereceğim, sonra hoca da telkinini versin dedi.  Tabii cemaatte Salih nasıl telkin verecek merak ediyor.  Salih mezara eğildi, ‘haram yemedin de yalan söylemedinse, farzları yerine getirdinde haramdan kaçındınsa fazla telaşa lüzum yok.’ dedi.  Burda verdinse orda alırsın, burda aldınsa orda verirsin dedi. Cemaate dönerek şimdi atın toprağını dedi.  Bütün cemaat donduk kaldık. Sanki Salih mevtaya değil, bize telkin verdi. Salih bir cümleyle orada dini özetledi.  

NALINCI BABA

Bir diğer kıssamız Nalıncı Baba’dır.

Nalıncı Baba adı ile bilinen bu zatın asıl ismi Muhammed Mimi Efendi,  Bergamalı olup 1592 yılında vefat etmiştir. Bu zatın özelliği iyiliksever olması ve gösterişi sevmemesidir.
 
Cenaze hizmetlerini bizzat padişah görmüş kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurmuştur. Dahası bir tekke ile adını yaşatmaya çalışmıştır. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali Tütün Fabrikasının arkasında, Harapzade Camii karşısındadır.
 
İşte o Nalıncı Baba’nın ibretlik kıssası şöyledir;
 
Sultan Murat Han, o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşe ile üzüntü arasında gidip gelmektedir. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
 
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
 
– Akşam garip bir rüya gördüm.
 
– Hayırdır ?
 
– İnşAllah hayr olur, öğreneceğiz.
 
– Nasıl yani?
 
– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
 
Padişah ve vezir, derviş kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır.
 
İşte tam o sırada gözüne yerde yatan bir ceset ilişir. Hemen sorar:
 
– Kimdir bu?
 
Ahali:
 
– Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın, sarhoşun biri işte!..
 
– Nerden biliyorsunuz?
 
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz!
 
Bir başkası tafsilata girer:
 
– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede mimli bir kadın varsa takar peşine.
 
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
 
– İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
 
Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah merakla sorar:
 
– Hayırdır, sen nereye?
 
– Bilmem, bu adamdan uzak durmak istersiniz sandım.
 
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz; adam ne olursa olsun bizim teb’amızdır. Defin işini halletmek gerek…
 
Vezir hemen bir çare önerir:
 
– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
 
– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
 
– Doğru ya! Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?
 
– Dervişliğe devam edeceğiz bir süre daha! Naaşı kaldırmalıyız en azından.
 
– Aman efendim, nasıl kaldırırız?
 
– Basbayağı kaldırırız işte.
 
– Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini…
 
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
 
– Şurada bir mahalle mescidi var, ama…
 
– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kaldırılmak isterdin?
 
– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…
 
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Orada bizi tanıyanlar çıkar. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…
 
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen, tabut bulur. Padişah, bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzünde bir nur hâsıl olur. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın da, vezirin de kanı ısınmıştır bu adama. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine de bir hayli vardır. Bir ara vezir, sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ve:
 
– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…
 
– Neden, ne yaptık ki?
 
– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki de yetimleri?
 
– Doğru dedin. Öyleyse sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
 
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
 
– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Neden sonra silkinip konuşmaya başlar:
 
– Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!
 
– Niye?
 
– Ümmet-i Muhammed içmesin diye…
 
– Fesübhânallah!..
 
– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleyin bakalım… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-i İslam okurdum…
 
– Allah Allah! Millet ne sanıyor hâlbuki…
 
– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi; tekbir alırken Kâbe’yi görmeli…
 
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
 
– İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofulara uzanırdı ya… Hatta bir gün:
 
– Bak efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…
 
– Ne dedi peki?
 
– Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
 
– Merak ettim şimdi cevabını!
 
– Önce uzun uzun güldü, sonra;
 
– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?


ZAKİR İLE ŞAKİR KARDEŞLER

Üçüncü kıssadan hissemiz Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin oğlu Şakir ile Zakir’dir.

Oğul Zakir devamlı hakki zikirle meşgul salih bir evlattır.  Şakir ise meyhaneden çıkmayan ayık dolaşmayan biridir.

Bir gün İbrahim Hakkı Hazretleri Zakir’i alır yanına birlikte bir yere gideceklerini söyler.  Giderken bir meyhanenin önünde Zakir’e beklemesini söyler.   İbrahim Hakkı hazretleri içeri girer, oğlu Şakir’i masa başında sızmış bulur.  Meyhaneciye oğlunun borcunun ne kadar olduğunu sorar ve tüm hesabı öder. Babasının meyhaneden çıkmasının ardından Şakir uyanır. İçtiklerinin borcunu ödeyip kalkacaktır.  Meyhaneci:  Borcun yok, baban ödedi dediğinde, müthiş bir haya duygusu kaplar Şakir’i…

İbrahim Hakkı Hazretleri ve Zakir bir uçurumun kenarındadır ve babası oğluna: Kırklardan biri vefat etti, atla, kırklara karışasın dedi.  Zakir onca ilme ve babasına duyduğu o kadar saygıya rağmen, bir an tereddüt eder ve atlayamaz.  Tam o anda Şakir uçurumun kenarına gelir.  Hakkını helal et, Bismillah der atlar ve kırklara karışır.,, Zakir’in şaşkınlığı karşısında İbrahim Hakkı Hazretleri o meşhur lafını söyler:

Harabat ehlini hor görme Zakir, defineye malik viraneler var…

Benim düşünceme ve verdiğim örneklerden çıkarttığım sonuçlara göre, bu alemde görüşüne, düşüncesine, yaşantısına, giyimine, kuşamına bakarak kimseyi yargılayamayız, yaftalayamayız.

Bu fani dunyada kimin cennete kimin cehenneme gideceğini ancak bizi yaratan Cenab-ı Allah bilir.  Takdir, yüce Allah'ındır

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
Özhanlar Mobilya