USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

BU KADİM TOPRAKLARDA HEPİMİZ ORTAK BİR GEÇMİŞE SAHİBİZ    

BU KADİM TOPRAKLARDA HEPİMİZ ORTAK BİR GEÇMİŞE SAHİBİZ     
16-02-2026

  Türkiye’nin nüfus yapısına baktığımızda, bu kadim coğrafyanın nasıl büyük bir çeşitliliğe ev sahipliği yaptığını görürüz.  

 2008 yılında Amerika merkezli bir vakfın verilerine göre Türkiye'de ;

 --Yaklaşık 52 milyon 826 bin Türk, 15 milyon 426 bin Kürt, 1 milyon 839 bin Arap; 910 bin Çerkez, 620 bin Fars, 542 bin Azeri; 410 bin Gagavuz, 331 bin Pomak, 328 bin Bulgar; 151 bin Laz, 150 bin Gürcü, 126 bin Tatar, 101 bin Boşnak; 76 bin Ermeni, 74 bin Karakalpak, 66 bin Arnavut ve 66 bin Roman; 43 bin Abhaz, 37 bin Oset, 28 bin Süryani; 14 bin Rum, 13 bin Musevi ve 300 Keldani– bu topraklarda yaşamaktadır.

 Bu tabloya Asırlardır, tek bir ulus devlet çatısı altında bir bütün olarak  bakılmıştır. Bu Türkiye mozaiği bizim  zenginliğimizdir.  Hepimiz bu  topraklarda ortak bir geçmişi paylaşıyoruz.  Ayrıca Bütün büyüklerimizin  mezarları da buradadır.  

 Tarih boyunca “parçala, böl, yönet” anlayışıyla hareket eden  emperyalist güçler olmuştur. Buna rağmen bu coğrafyada yaşayan insanlar zor zamanlarda yan yana durmuş, omuz omuza mücadele vermiştir.  Bir bütünü parçalara ayırmak kolaydır; asıl zor ve kıymetli olan, tek bir vücut hâlinde hayat mücadelesini beraberce  sürdürebilmektir.

 Yeri gelmişken bu paragrafta, Eski Refah Partisi Başkanlarından Recai Kutan'ın anısından bahsetmek isterim. Recai Kutan 1950 'lerin sonunda Diyarbakır'da DSİ mühendis olarak göreve başlar.

 O yıllar Türkiye'nin gururu GAP projesi düşüncesi gündeme gelir.  Araştırmalar için ekipler kurulur. Bu ekiplerde Recai Kutan da görev alır.  Recai Kutan bölgeye sık sık ressam görünümlü kişilerin geldiğini söyler.  Bir gün bu ecnebilerden birini defterine not alırken polisler yakalar.  O deftere bakıldığında adamın resim diye çizdiği şeylerin aslında stratejik ve askeri birer harita olduğundan bahseder.

 Recai Kutan'a  göre bu casusluk faaliyetleri, ta o zamandan beri Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen odakların birer kanıtıdır.

 

Ünlü Türk düşünürü Yunus Emre'nin dediği gibi  "Bölüşürsek tok olur, bölünürsek yok oluruz."

 

T.C. kimliği altında ortak bir geçmişe ve ortak değerlere sahibiz.  Bu kadim topraklar hepimizin…  Bu topraklarda yaşayan bütün halkların ortak hatıraları, ortak sevinçleri ve ortak acıları vardır.

 

Asrın kurtuluş savaşında, birçok cephede, ayrıca Çanakkale'de atalarımız, ırk, mezhep ve dil gözetmeksizin, aynı din uğruna mücadele  etmişler, ebedi aleme göç edenler orada  koyun koyuna yatmaktadırlar.

 

Hatta son yıllarda yaşadığımız deprem afetlerinde ve  pandemi günlerinde halk -hiç bir ayrım gözetmeksizin- yardıma koşmuştur.  Herkes olayın bir ucundan tutup yardımcı olmaya çalışmıştır.  

 

Hepimiz 6 Şubat depremindeki TIR kaptanı Kazım Budak'ı (Pala dayı) hatırlarız.

 

Hiç kimse, hiç bir güç ve hiç bir ruh,  yılların deneyimli  şoförü Pala Dayı 'yı üzerinde tonlarca ağırlıktaki dozerle 9 saatte İstanbul' dan - K.maraş' a götüremez.  Bu güç ancak vatan, millet ve Allah aşkıyla yapılabilir.

 

Büyük önderimiz, Cumhuriyetimizin kurucusu ATATÜRK'ün Türk gençliğine dediği gibi;

 

“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

 

Hepimiz aynı bayrağın gölgesinde yaşıyor, aynı İstiklal Marşı’na saygı duruşunda bulunuyoruz.  

 Farklı inançlara mensup topluluklar birbirlerinin kutsal günlerine ve ibadetlerine saygı göstermiştir.  Ezan bu topraklarda okunur, çan sesleri bu şehirlerde yankılanır; insanlar bu çağrıları kendi inançlarının huzuruyla dinler.

 

Selçuklu’dan ve Osmanlı’dan önce bu topraklarda Romalılar ve Bizanslılar hüküm sürdü. O medeniyetlerin halkları binlerce yıldır bu coğrafyada yaşadı. Bugün azınlık olarak adlandırılan bu  topluluklar, bu topraklarda bizden daha eski bir geçmişe sahiptir.

 

Zaman içinde nüfus dengeleri değişmiş olabilir; ancak vatandaşlık bağı ortak bir zemindir. Bu ülkenin vatandaşı olan herkes askerlik görevini yapmış, vergisini ödemiş, vatandaşlık sorumluluğunu yerine getirmiştir.  Ceplerinde taşıdıkları T.C. kimliği, ortak aidiyetin bir simgesidir.

 

Ayrıca anayasamızın 66. maddesinde belirtildiği üzere;

 

“Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür denmektedir.”

 Bizi birbirimize bağlayan ruh, nesilden nesile aktarılan kodlarda ve genlerde mevcuttur.

 Hepimiz yaşadığımız bu günlerde sosyal medya kullanıyoruz.  İnternette Ara sıra gençlerin yaptığı sosyal deneylerle mutlaka karşılaşmışızdır.

 Örneğin; Bir genç markette ben burada öğrenciyim, kendi şehrimden uzaktayım, ailem bu ay bana para göndermekte gecikti, bana bu bir paket makarnayı alabilir misiniz? diyor.  Hiç bir vatandaş bu isteği geri çevirmiyor, hatta kimisi (fazla fazla poşetler dolusu) gence gıda yardımında bulunmak istiyor, kimisi yüksek miktarda para vermek, kimisi de evine yemeğe davet etmek istiyor.   

 Biz misafirperver bir milletiz.  Anadolu'da hangi kapıyı çalsanız, (karınca kararınca) size mutlaka ikramda bulunur, karnını doyururlar.  İşte bizi bir arada tutan ruh bu ruhtur.

 Peygamber efendimiz (SAV) bir hadisinde 

 "komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir."  

    Bir hadisinde de, 

 

"Cebrail bana iyilik yapmayı tavsiye edip durdu.  Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı bırakacak sandım"  

 demiştir. Peygamberimiz dinen de yardımlaşmanın ve toplumda tek bir vücut olarak yaşamanın önemini bizlere iletmiştir.  

 Kutsal kitabımızda Ali-imran suresi  105. Ayetinde 

 "Parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın" denmiştir.

  Ünlü Rum şarkıcı vatandaşımız Fedon’un sözleri bu duyguyu özetler niteliktedir:

 “Annem Rum, babam Ermeni ama benim dedem Çanakkale’de can verdi. Ben de bu ülkede askerlik yaptım. Herkes kadar ben de kendimi Türk hissediyorum. Canımı seve seve veririm.”

 Gelibolu’da şehit mezarlarını gezerken, o topraklarda yatanların yalnızca bir kimliğe değil, ortak bir vatana ait olduğunu görürüz. Birçoğumuzun dedesi ya da büyük dedesi genç yaşta bu ülke için mücadele etmiş, can vermiş,  savaşın ve yokluğun ne demek olduğunu yaşamıştır.

 Benim atalarım,  büyük Türk komutanı Alpaslan’ la birlikte bu topraklara gelmiş,  Anadolu’yu yurt edinmişler.   

 Babamın ailesi Orta Asya’dan beri deri mesleğiyle uğraşmış. Ailemizin son deri ustası rahmetli babam M. Hilmi Akınal’ dı

 İşgal yıllarında babamın dedesi İbrahim Akınal ve dedem Şerif Akınal, bir baba ve beş oğul olarak Halep’e götürülmüş. Ordunun tabakhanesinde deri üretmişler; o deriler askerin potini olmuş. Daha sonra farklı cephelere gönderilmişler. Savaş bittiğinde beş oğuldan biri, (Kadir) vatanına dönememiş.

 Rahmetli babam : Dedem, Antep’e gelen her askeri görmeye gider, “Benim oğlumdan bir haber var mı?” diye sorardı, derdi.  Ama babamın Kadir amcasından bir daha haber alınamamış diye  anlatırdı.

 Diğer dedem, annemin babası, ünlü bakırcı Tahir Kervancıoğlu’ dur. O da bir Antep’li olarak askere gitmiş; altı yıl Rumeli’nde, (Balkan harbi)  altı yıl da Yemen’de olmak üzere on iki (12) yıl askerlik yaptığını söylermiş.

 Atalarımız buralarda çoğu zaman cephede değil, açlık ve yoksullukla mücadele etmişlerdir.

 Gaziantep’te büyüklerimizin hayatı Tabakhane semtinde geçti. Bu yaşamlar, aynı mahallede mesleğe, dine ve komşuluğa dayalı bir düzen içinde akıp gitmiş...

 Ayrıca Antep'te Ermeni ve Yahudi mahalleleri kurulmuş; cemaatler kendi ibadethanelerini, okullarını, hastanelerini yaşadıkları mahallelerinde açmış. Kimse kimseye “Neden burada yaşıyorsun?” denmemiş, sen şu dindensin ben bu dindenim denmemiş, ayrım yapılmamıştır.

 Ermeniler zanaatla, kuyumculukla, bakırcılıkla uğraşmış; Yahudiler ticaret ve manifatura işleri yapmış. Müslüman halk farklı üretim alanlarında yer almış.

 Düğünlerde sevinç, cenazelerde hüzün paylaşılmış.

 Yahudi komşunun cumartesi ateş yakamadığı gün (inançları gereği), Müslüman komşu yardıma gitmiş, ocağını yakmış,  

 Paskalya’ da yumurtalar tokuşturulmuş, kandil gecelerinde dualar edilmiş. Mevlütlere gidilmiş, kilise düğünlerine katılınmış.

 Burada yeri gelmişken ünlü dizi ve film sanatçısı Uğur Yücel'in bir söyleşisini de paylaşmak isterim.

 "Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor:

-Biz İstanbul'a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?

 Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.”

 Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar.

 Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annemin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava... Bu sofralar kültürlerin buluştuğu yer olmuş...

 Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden,

dolmaları, topiği Ermenilerin elinden, hamuru,  Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin.

 Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varılırdı.

 Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar…

 

Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla...  yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı.. ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi.

 

Mevlütlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler.

Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu

Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı.

 

Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?

 İster Arap, ister Kürt, ister Türk olsun, isterse de  Rum veya Ermeni olsun bu medeniyetler, burada yaşayan kültürlerdir.   

 Bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır.  Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nerden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor.

 Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir.  

 Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben.  Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor.

 Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın.

 Yahu,  Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen zeytinciliği bilmeyen insanları yerleştirirsen olmaz. Çünkü adamlar tütüncü...

 Bu gelen halk için zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor.  Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası.  Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor.

 Kim mutlu oldu lanet Mübadele’ den ne Müslümanı ne Hıristiyanı.  Anadolu kurudu.

Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı  yapılmıştır.

 Hepsi dindar, hepsinin dinleri var.

Eğer Tanrı’ ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir.

 Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet.

Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?

 Zamanla savaşlar, göçler ve mübadeleler yaşanmış. Yerinden edilen insanlar yalnızca evlerini değil, alışkanlıklarını ve üretim kültürlerini de kaybetmiş.”

 Sonuç olarak, bu kadim topraklarda yaşayan halklar ülkemizin zenginliğidir. Asırlardır bir arada yaşamanın verdiği tecrübe, ortak bir hafıza oluşturmuştur. Bu topraklar hepimizin. Ortak geçmişe sahip herkes, bu ülkenin ayrılmaz bir parçasıdır.

 Serhan Akınal  

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
Özhanlar Mobilya