USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

​Ülkemizde Arabesk Yaşam ve Büyük Dönüşüm  

​Ülkemizde Arabesk Yaşam ve Büyük Dönüşüm   
10-02-2026

​1950’li yıllarda Türkiye, tarımdan sanayiye geçişin sancılarını yaşarken köylerden büyük kentlere doğru devasa bir göç dalgası başladı. Bu süreçte, ne köylü ne de kentli olabilen; değer ölçülerinden kopmuş bir kitle ortaya çıktı. Zülfü Livaneli’nin de vurguladığı üzere bu kesim, kendini en önce "arabesk" kültürüyle ifade etti. Anadolu’nun kadim türkülerini, büyük şiir geleneğini ve zengin musikisini bir kenara bırakan bu yeni kentleşme modeli; sarsıcı seslere, derinlikten yoksun bir lirizme ve "saldırgan bir talepkârlığa" kapılarını açtı. Şehirlerin çevresi sadece kaçak yapılarla ve demir filizli çirkin binalarla değil, aynı zamanda estetikten yoksun bir hayat anlayışıyla doldu. Bu yeni kültür, ne Itri ve Sinan’ın estetiğine sahipti ne de Karacaoğlan ve Pir Sultan’ın o berrak Anadolu ruhuna... Bu, Türkiye’nin geleneksel ahlak ölçülerinden kopuk, çarpık bir modernleşme sancısıydı. Göçün kendine has bir ritüeli vardı: Önce ailenin büyük oğlu şehre gelir, tutunup para kazanmaya başlayınca diğer kardeşlerini, en sonunda da anne ve babasını yanına aldırırdı. Akrabalık ve hemşehrilik bağlarının bir arada tuttuğu bu aileler, kentin çeperlerinde kendilerine yeni bir hayat kurdular.

 

​Ataerkil kuralların hüküm sürdüğü bu evlerde yaşam, geleneksel bir disiplinle akardı. Yemeği, ailenin en büyük kadını olan anne dev bir kazanda pişirir; kalabalık nüfuslu aile fertleri yer sofrasında, aynı tencereye hep birlikte kaşık sallardı. Şehirde hayata tutunmak kolay değildi; Sokaklarda bağıra çağıra seyyar satıcılık yaptılar. Gün geldi sigara, gün geldi mendil ya da yara bandı sattılar...  İnşaatlarda amelelik, sebze hallerinde hamallık yaparak ter döktüler.

 

​Gençler yemediler, içmediler; kazandıklarını biriktirdiler. Biriken para, gelenek gereği ailenin reisi olan babada toplanırdı. Çocuklar evlendikçe aile büyüdü, nüfus arttı. Bu büyüme, teneke barakalardan daha geniş gecekondulara geçişi de beraberinde getirdi. İmece usulüyle yapılan bu evlerin çatıları yoktu; kolonlardaki demir filizleri "ileride bir kat daha çıkarız" umuduyla açıkta bırakılırdı. Yaz aylarında açık havada oturulan o damlar, zamanı gelince büyük oğlun yuvası için yeni bir katın zemini olurdu. Ailenin işleri büyüyor, anne büyük bir kazanda tüm aileye yemek yapmaya devam ediyordu. Artık bir "kayınvalide" olan anne, gelinler ve kızlar arasında iş bölümü yapıyor; her fert, çarkın bir dişlisi gibi kendine düşen sorumluluğu yerine getiriyordu.

 

​Gecekondular çoğaldıkça mahalleler, mahalleler çoğaldıkça "Mardinliler", "Urfalılar" ya da "Trabzonlular" gibi hemşehrilik kaleleri oluştu. Bu topluluklar, kendi içlerinden "kanaat önderleri" çıkardılar. Sözü dinlenen, yaşını başını almış bu kişilerin rehberliğinde önce camiler yapıldı, sonra kahvehaneler açıldı. Bu kahvehaneler sadece birer dinlenme yeri değil; amelelerin, inşaat işçilerinin ya da müzisyenlerin bir araya geldiği mesleki dayanışma merkezlerine de dönüştü.

Ancak şehirlerin etrafını saran bu yaşam, zamanla "çarpık kentleşme" dediğimiz devasa bir sorunu doğurdu. Belediyeler, yapılaşma bittikten çok sonra elektrik, su ve kanalizasyon gibi hizmetleri götürebildi. Kurumlar arası koordinasyonsuzluk nedeniyle yeni dökülen asfaltlar, her kurumun ayrı bir kazı yapmasıyla "kırk yamalı bohçaya" döndü. Belediyenin yaptığı bu yatırımların bir kısmı boşa gitti.

 

Yıllar geçtikçe bu yapılar eskidi ve son yüzyılda ülkemizin deprem gerçeğiyle yüzleşmesiyle buraların güvenli olmadığı anlaşıldı. Kentsel dönüşüm çabaları ise mülkiyet sorunları ve ekonomik yetersizlikler nedeniyle bitmek bilmeyen bir probleme dönüştü.

 

​1980’li yıllarla birlikte Türkiye’de yeni bir dönem başladı: Lüks yaşama imrenme ve tüketim toplumu olma süreci...

 

Eskiden tek bir lamba altında, aynı tencereden yemek yiyen kalabalık aileler, dağılmaya başladı. Her birey kendi çekirdek ailesini kurup ayrı eve çıktı. Artık sofralar masalara taşınmış, yer yataklarının yerini ayrı yatak odaları almıştı. Ancak bu bağımsızlık, ekonomik yükleri de beraberinde getirdi. Tüketim hırsı ve teknolojik yenilikler, evlerin ihtiyaç listesini kabarttı. Çamaşır ve bulaşık makineleri, renkli televizyonlar derken; taksitli ve senetli satış sistemi insanları bitmek bilmeyen bir borç sarmalına itti.

1983’te Turgut Özal ile başlayan serbest piyasa dönemi, ithal ürünleri ve kredi kartlarını hayatımıza soktu. Nakit paraya ihtiyaç duymadan alışveriş yapabilmenin cazibesi, ilerleyen yıllarda ödenemeyen borç dağlarına dönüştü. Aileye tek bir maaş yetmeyince anneler de iş hayatına girdi. Ebeveynler çalışırken çocuklar, kuşak farkı olan büyükanne ve büyükbabaların elinde ya da televizyon karşısında büyüdü.

 

Günümüzde de dijital çağın ve teknolojinin hayatımıza girmesiyle birlikte okuma yazma bilmeyen çocuklar bile telefon ve bilgisayar bağımlısı haline geldi. Bu evrilmenin sonucu, gün boyu sokaktan eve girmeyen dünün çocukları şimdilerde tersine dönerek evinden çıkmayan çocuklara dönüştü.

Eğitim sistemimiz ise Köy Enstitülerinin kapatılmasından bu yana bir türlü rayına oturtulamadı. Siyasi değişimler ve darbelerle sürekli bozulan bu sistem, nesilleri "mış gibi" eğitim almaya mahkûm etti. İdeallerinin peşinde koşan eski nesillerin yerini, teknolojinin ve ağır ödev yükünün altında ezilen, evden çıkmayan bir gençlik aldı. Artık çocukları anne ve babadan çok, sosyal medya ve internet yetiştirir oldu.

 

​Aslında kökenlerimiz göçebeliğe, çadırlara ve hayvancılığa dayanıyor. Anadolu’nun bereketiyle yerleşik hayata geçsek de temel hayatta kalma güdülerimiz (su, gıda, barınma) hiç değişmedi. Bugün teknolojiye hızla adapte olan bir neslimiz var; ancak kanunlar, kurallar ve eğitim sistemi bu hızın çok gerisinde kalıyor. Dünya Ay’a ayak basalı onlarca yıl olmuşken, biz hâlâ ilköğretim müfredatını düzene sokmaya çalışıyoruz.

 

​Bir İngiliz ya da Japon toplumu gibi asırlık kurallarımız yerine, "kervan yolda düzülür" mantığıyla günlük yaşıyoruz. İşin en sonundan başlatıp tekrar başa dönüp "yap-boz" yöntemiyle düzeltmeye çalışırken zamanımızı ve milli kaynaklarımızı israf ediyoruz. Nesilleri kaybediyoruz. Bu da ileriki yıllarda "gemisini kurtaran kaptan" düşüncesini hayatımıza oturttu.Bu düşünce yapısında eğitimin ve liyakatın yeri hiç bir zaman olmadı. Yalnızca para kazanmak hedeflendi.

 

​ANADOLU, Asya ve Avrupa'yı bağlayan dünyanın en kıymetli köprüsü... Bu topraklar her zaman göç almış, farklı kültürleri bir potada eritmiş ve milli mücadele döneminde de tek bir vücut olmayı başarmış devasa bir mozaiğe sahiptir.

 

Bu kadim topraklardaki halklar çeşitli etnik kökenlerden oluşmaktadır. Bu topluluklar da büyük ulus devletimizin temel taşıdır. Atalarımızın mezarlarının da bulunduğu bu topraklar hepimizin...

Sonuç olarak; Osmanlı’dan bu yana süregelen eğitim eksikliği ve liyakat sorunları nedeniyle, Doğan Cüceloğlu’nun da dediği gibi "mış gibi" yaşamaya devam ediyoruz. Çocuklarımız dünya vatandaşı olamıyor, yabancı dilleri eksik kalıyor ve dijital çağın gerisinde kalıyoruz.

 

Bu toplumsal erozyon; Zülfü Livaneli'nin dediği gibi önce müzikte, sonra mimaride, nihayetinde hayatın her alanında lümpenleşmeyi beraberinde getirdi. Bilgi ve birikim yerine örgütlü cehaletten beslenen bu anlayış, zamanla toplumun kılcal damarlarına kadar yayıldı.

 

Ayrıca son günlerde oldukça artan, kadın cinayetleri, genç çocukların akran zorbalığı, gasp, hırsızın ve uyuşturucu kullanımının temelinde bu sorunlar yatmaktadır.

 

​Bu toprakların potansiyelini hak ettiği seviyeye taşımak için, anlık çözümlerden ziyade köklü ve sarsılmaz kurallara ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Geleceğin inşası; estetikten, zarafetten ve uygarlaşmadan uzaklaşan bu kültürün yerine, evrensel değerleri ve Anadolu’nun gerçek aydınlığını savunan bir kültürün yeniden yaratılmasına bağlıdır.

 

Aydınlık yarınlar, ancak eğitim ve sanatla yoğrulmuş, liyakate dayalı bir toplum bilinciyle mümkün olacaktır.

 

 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
Özhanlar Mobilya