Bir toplumun insana verdiği değer, yalnızca gençlerine sunduğu fırsatlarla değil; yıllarını üretime adamış, yaş almış insanlarına gösterdiği saygıyla da ölçülür. Çünkü asıl mesele güçlü olanı kullanmak değil, birikmiş tecrübeyi koruyabilmektir.
Gelişmiş ülkeler bu gerçeği uzun yıllar önce fark etti. Örneğin Almanya’da yaşı ilerleyen bir çalışan, üretimden koparılması gereken bir yük olarak görülmez. Tam tersine, çalışma koşulları onun fiziksel durumuna göre yeniden düzenlenir.
Ağır iş yapamıyorsa görevi değiştirilir, uzun saatler çalışmakta zorlanıyorsa çalışma süresi azaltılır, ayakta çalışması güçleşmişse ergonomik çözümler sunulur. Amaç, onu sistemin dışına itmek değil; sahip olduğu bilgi ve deneyimi üretimin içinde tutmaktır.
Çünkü yıllarca aynı işi yapan bir insan, yalnızca bir çalışan değildir. O; mesleğin inceliklerini bilen, sorunları daha ortaya çıkmadan sezebilen, gençlere yol gösterebilen yaşayan bir hafızadır. Bir makinenin kullanım kılavuzu yazılabilir, ancak bir ustanın yıllar içinde kazandığı sezgiler ve refleksler kolayca aktarılmaz.
Bu nedenle birçok kurumda yaşlı çalışanlar mentorluk görevleri üstlenir. Gençlerin elinden tutar, mesleki deneyimlerini paylaşır ve kurum kültürünün gelecek nesillere aktarılmasını sağlar. Böylece sadece üretim değil, bilgi de sürdürülebilir hale gelir.
Ne var ki bizde çoğu zaman farklı bir anlayış hâkimdir. İnsan yaş aldıkça sistemin kenarına çekilir. Hızı azaldığında değeri de azalmış gibi değerlendirilir. Oysa hız ile verimlilik aynı şey değildir. Gençlik enerji kazandırır; tecrübe ise yön verir. Enerji olmadan ilerlemek zor olabilir, fakat tecrübe olmadan doğru yolu bulmak daha da zordur.
Sorunun temelinde insanı değil performansı merkeze alan bakış açısı yatmaktadır. Çoğu zaman ya tam kapasiteyle çalışmak ya da tamamen sistemin dışına çıkmak seçenekleri sunulur. Oysa hayat da insan da bu kadar keskin değildir. Her bireyin gücü, temposu ve ihtiyaçları farklıdır. Doğru düzenlemeler yapıldığında, yaşı ne olursa olsun herkes üretime katkı sunabilir.
İşte gelişmiş toplumlarla aramızdaki temel fark da burada ortaya çıkmaktadır. Bir taraf insanı sisteme uydurmaya çalışırken, diğer taraf sistemi insana göre şekillendirir. Kazanan da daima insanı merkeze alan anlayış olur.
Çünkü bir çalışanı işten ayırmak kolaydır; fakat onun yıllar boyunca biriktirdiği bilgi birikimini, mesleki ustalığını ve tecrübeyi geri getirmek neredeyse imkânsızdır. Yerine yeni bir çalışan bulunabilir, ancak kaybedilen deneyim kısa sürede telafi edilemez.
Bu nedenle yaşlanan insanlara yalnızca sosyal bir sorumluluk gözüyle değil, stratejik bir değer olarak da bakmak gerekir. Bir ülkenin gerçek gücü, genç nüfusunun enerjisi kadar; tecrübeli insanlarının bilgisini ne kadar değerlendirebildiğinde saklıdır.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız: İnsanları mı değiştiriyoruz, yoksa sistemi mi geliştiriyoruz?
Çünkü bir ülke, çalışanlarına yalnızca iş verdiği kadar değil; onları anlayabildiği, koruyabildiği ve üretimin içinde tutabildiği kadar güçlüdür.
Unutulmamalıdır ki yaşlanan insan değildir; asıl kaybolan, değerini fark edemediğimiz tecrübedir.
Ve belki de geleceğimizi belirleyecek en önemli soru şudur:
Biz insanı mı harcıyoruz, yoksa tecrübeyi mi kaybediyoruz?
Serhan Akınal