Eğitimde asıl mesele yalnızca çocuklara ne öğrettiğimiz değil, onlara nasıl hissettirdiğimizdir.
Uzm. Sevgi Keleş
Bir ülkenin geleceğini yetiştirmek, yalnızca çocuklara okuma yazma öğretmekten, sınav sonuçlarını yükseltmekten ve başarı tablolarına yeni rakamlar eklemekten ibaret değildir. Eğitim; bir çocuğun kendini tanımasına, duygularını anlamlandırmasına, başkalarının varlığına saygı duymasına ve hayata sağlam adımlarla hazırlanmasına rehberlik etmektir.
Bugün kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: Çocuklarımız okula yalnızca öğrenmek için mi gidiyor, yoksa kendilerini güvende, değerli ve anlaşılmış hissetmek için de orada bir yer bulabiliyorlar mı?
Çünkü eğitimin olmadığı yerde öğretim tek başına kalır; sevginin, güvenin ve anlayışın olmadığı yerde ise okul, çocuk için bir yuva olmaktan uzaklaşır.
Elbette ülkemizde büyük emeklerle çalışan, çocukların hayatına dokunan, mesleğini vicdanıyla taşıyan binlerce öğretmenimiz var. Burada sözünü ettiğim, bütün okulları ve eğitimcileri aynı kefeye koymak değil. Asıl mesele, eğitim anlayışımızın merkezine çocuğun bütün gelişimini yerleştirip yerleştiremediğimizdir.
Rakamların ardında çocuklar var
Millî Eğitim Bakanlığının 2025-2026 eğitim öğretim yılı verilerine göre Türkiye’de örgün eğitim alan öğrenci sayısı 17 milyon 704 bin 308’dir. Bu sayı, milyonlarca çocuğun ve gencin hayatında okulun ne kadar belirleyici bir yere sahip olduğunu gösteriyor.
OECD’nin PISA 2025 Türkiye raporunda ise 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 28’i okulun zaman kaybı olduğunu düşündüğünü belirtiyor. Aynı raporda öğrencilerin yüzde 21’i ayda birkaç kez veya daha sık en az bir zorbalık davranışına maruz kaldığını bildiriyor.
Bu veriler, her okulun aynı durumda olduğu anlamına gelmez. Ancak eğitim politikalarını, okul iklimini ve çocukların duygusal ihtiyaçlarını yeniden düşünmemiz gerektiğini açıkça ortaya koyar.
Bir çocuk okulda neden kendini yalnız hisseder? Neden bazı çocuklar hata yapmaktan korkar? Neden kimi öğrenciler düşüncelerini söylemek yerine sessiz kalmayı seçer? Neden bir çocuk, yaşadığı bir sorunu öğretmenine anlatmak yerine içine atar?
Bu soruların cevaplarını yalnızca ders kitaplarında bulamayız. Bazen bir çocuğun davranışının ardında anlaşılmamış bir duygu, karşılanmamış bir ihtiyaç, başarısız olma korkusu veya kabul görme isteği vardır.
Çocuğun davranışını değiştirmeye çalışırken o davranışın altında ne olduğunu anlamayı ihmal edersek, sorunun görünen kısmıyla uğraşır; asıl ihtiyacı gözden kaçırırız.
Atatürk’ün eğitim anlayışına yeniden bakmak
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimi bir ülkenin geleceğini belirleyen temel meselelerden biri olarak görüyordu. Onun hedeflediği nesil, yalnızca kendisine söyleneni yapan değil; düşünen, sorgulayan, bilimden güç alan ve kendi kararlarını verebilen bireylerden oluşuyordu.
Atatürk’ün, “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” sözü, bugün de eğitim anlayışımıza yön vermesi gereken güçlü bir ilkedir.
Öyleyse çocuklarımızın soru sormasını gerçekten istiyor muyuz? Farklı düşüncelerine alan açabiliyor muyuz? Yanlış yaptıklarında onları küçük düşürmeden öğrenmelerine fırsat tanıyabiliyor muyuz?
Özgür düşünen bir nesil yetiştirmek istiyorsak çocukların düşüncelerini ifade edebildiği, meraklarının desteklendiği, hata yapmanın öğrenmenin doğal bir parçası olarak görüldüğü ortamlar oluşturmalıyız.
Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, teknolojinin hayatın her alanına girdiği bir çağda çocuklarımıza yalnızca bilgi aktarmak yeterli değildir. Bilgiyi değerlendirebilen, eleştirel düşünebilen, duygularını yönetebilen ve insan ilişkilerinde sorumluluk alabilen bireyler yetiştirmeliyiz.
Duygusal zekâ bir ayrıcalık değil, eğitim ihtiyacıdır
Tam da bu noktada sosyal ve duygusal öğrenme, eğitim sistemimizin vazgeçilmez bir parçası olmalıdır.
Çocuğun öfkesini tanıması, hayal kırıklığıyla baş edebilmesi, kendisini uygun biçimde ifade edebilmesi, empati kurabilmesi ve bir anlaşmazlığı şiddete başvurmadan çözebilmesi en az akademik kazanımları kadar önemlidir.
Çünkü matematikte başarılı olmak başka, başarısız olduğunda yeniden deneyebilmek başkadır. Okumayı bilmek başka, arkadaşının üzüntüsünü fark edebilmek başkadır. Yüksek notlar almak başka, öfkelendiğinde kendisine ve çevresine zarar vermeden duygusunu yönetebilmek başkadır.
Bunlar birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, birbirini tamamlayan becerilerdir.
Duygu dostu iletişim yaklaşımı da burada anlam kazanır. Çocuğun her davranışını onaylamak ya da bütün sınırları ortadan kaldırmak değildir bu. Çocuğun duygusunu kabul ederken davranışına sınır koyabilmek, onu yargılamadan dinleyebilmek ve yaşadığı duyguyla baş etmesine rehberlik edebilmektir.
“Bu kadar üzülmene gerek yok.” demek yerine “Bunun seni üzdüğünü görüyorum.” diyebilmek…
“Kes sesini!” demek yerine “Seni dinlemek istiyorum, gel bunu birlikte konuşalım.” diyebilmek…
Bu küçük gibi görünen değişimler, çocukla yetişkin arasındaki ilişkinin niteliğini değiştirebilir. Çocuk anlaşılacağını hissettiğinde kendisini ifade etmeye daha açık hâle gelebilir. Sınırların tutarlı, iletişimin saygılı olduğu ortamlar da güven duygusunun gelişmesine katkı sağlar.
Elbette tek başına bir iletişim cümlesi bütün sorunları çözmez. Fakat yetişkinlerin çocuklarla kurduğu ilişkinin dili, çocuğun kendisini ve çevresini nasıl anlamlandırdığında önemli bir yer tutar.
Okul, yalnızca ders yapılan bir bina değildir
Bir okulun başarısını değerlendirirken kaç öğrencisinin sınav kazandığına, kaç derece çıkardığına, hangi akademik sonuçlara ulaştığına bakıyoruz. Peki, çocuklarımızın okula ait hissetmesini, kendilerini ifade edebilmesini, zorbalık karşısında yardım isteyebilmesini ve farklılıklarıyla kabul görmesini de aynı ciddiyetle değerlendiriyor muyuz?
Bir çocuğun okula isteyerek gelmesi, hata yapmaktan korkmaması, öğretmenine güvenebilmesi ve arkadaşları arasında kendine bir yer bulabilmesi de eğitim kalitesinin göstergeleridir.
Bu nedenle okullarımızda sosyal ve duygusal öğrenme programları yaygınlaştırılmalı; öğretmenlerimizin duygu düzenleme, çatışma çözme, akran zorbalığını önleme ve çocuklarla etkili iletişim kurma konularındaki mesleki gelişimleri desteklenmelidir.
Aileler de bu sürecin dışında bırakılmamalıdır. Okulda empati öğretilirken evde aşağılayıcı bir dil kullanılıyorsa, çocuk duygularını ifade etmeye teşvik edilirken düşünceleri sürekli susturuluyorsa ortak bir gelişim zemini oluşturmak zorlaşır.
Eğitim; okulun, ailenin ve toplumun birlikte sorumluluk aldığı bir yolculuktur.
Çocukları geleceğe değil, hayata hazırlamak
Benim eğitim anlayışımda çocuk, yalnızca gelecekte yetişkin olacak bir birey değildir. Çocuk, bugün de duyguları, düşünceleri, ihtiyaçları ve hakları olan bir insandır.
Onu sürekli gelecekteki başarısına göre değerlendirdiğimizde bugünkü dünyasını, kaygılarını, meraklarını ve ihtiyaçlarını kaçırabiliriz. Oysa çocukluk, yalnızca geçilmesi gereken bir hazırlık dönemi değildir; kendine özgü değeri olan bir yaşam evresidir.
İhtiyacımız olan eğitim anlayışı; akademik başarıyı önemserken ruhsal ve sosyal gelişimi ihmal etmeyen, disiplin sağlarken çocuğun onurunu koruyan, sınır koyarken ilişkiyi zedelemeyen bir anlayıştır.
Öğretmenlerimizin emeğini görünür kılan, aileleri bilinçlendiren, çocukların sesini duyan ve okul yöneticilerini yalnızca sonuçlardan değil, oluşturdukları eğitim ortamından da sorumlu tutan bir yaklaşım…
Çünkü çocuklarımızın yalnızca başarılı olmalarını değil; kendilerini tanımalarını, başkalarına saygı duymalarını, adalet duygusu geliştirmelerini ve zor zamanlarda yeniden ayağa kalkabilmelerini istiyoruz.
Bir çocuğun hayatında bazen bir öğretmenin kurduğu tek bir cümle, yıllarca unutulmayacak bir iz bırakabilir. O iz, çocuğa yetersiz olduğunu da hissettirebilir; yapabileceğine inanması için güç de verebilir.
Öyleyse eğitimde kendimize yeni bir hedef belirleyelim: Daha fazla bilgi kadar daha fazla anlayış, daha fazla sınav başarısı kadar daha fazla yaşam becerisi, daha fazla kural kadar daha fazla güven…
Çünkü bir okulun gerçek başarısı, çocukların yalnızca ne öğrendiğiyle değil, orada kendilerini nasıl hissettikleriyle de ölçülür.
Ve belki de artık en çok şu soruyu sormamız gerekiyor:
Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların bugününü ne kadar koruyabiliyoruz?
Uzm. Sevgi Keleş
Çocuk, ergen ve ebeveyn danışmanı

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir