Bir ülkenin gerçek gücü, en yüksek maaş alanıyla değil; en çok yorulmuş olan emeklilerine nasıl davrandığıyla ölçülür. Yıllarını çalışarak geçirmiş bir insanın hayatının son döneminde nasıl yaşadığı, o ülkenin sadece ekonomisini değil, vicdanını da gösterir. Bugün Türkiye’de emeklilik, tam da bu açıdan derin ve kaçınılmaz bir sorgulamanın eşiğindedir.
Bir zamanlar emeklilik; huzurun, dinginliğin ve “artık yeter” diyebilmenin adıydı. İnsanlar çocuklarını evlendirir, torunlarını sever, küçük ama mutlu dünyalarında hayatın kalan kısmını sakinlikle yaşardı. Bugün tablo tersine dönmüş durumda. Anne ve baba emekli oluyor, ama çocukları hâlâ hayata tutunmaya çalışıyor. Roller değişmiş; yıllarca yük olan evlat değil, yükü omuzlamaya devam eden emekli oluyor.
Eskiden bir annenin kurduğu sofralar kalabalık olurdu. Şimdi o sofralar küçülüyor. Bir dede, bayram sabahı torununa harçlık verememenin mahcubiyetini yaşıyor. Bir anne, evladını yemeğe çağırırken iki kez düşünüyor. Çünkü mesele artık gönül değil, bütçe meselesi.
Oysa bugünün emeklileri, bu ülkenin kalkınmasının temel taşlarıdır. Onlar fabrikalarda, tarlalarda, atölyelerde, bürolarda, kamu kuruluşlarında yıllarca çalışarak bugünü inşa ettiler. Artık hayatlarının sonbaharında huzurlu bir yaşam sürmek en doğal hakları. Ama gerçeklik bu hakkın çok uzağında.
Bir başka çarpıcı gerçek gözümüzün önünde duruyor: Türkiye’ye gelen Avrupalı emekliler… Tatil beldelerinde, sahillerde, otellerde; huzurlu, neşeli, kaygısız bir şekilde vakit geçiriyorlar. Bir yılın yorgunluğunu bir haftada atıp ülkelerine dönüyorlar. Peki aynı coğrafyada yaşayan bizim emeklimiz neden kendi ülkesinde bu imkânlara ulaşamıyor?
Kimse lüks istemiyor. Ama Türkiye’nin emeklisi de yılda en az bir kez tatil yapabilmeli, kaplıcalardan ve sağlık turizminden faydalanabilmeli, denizi görebilmeli. Bu ülkenin dünyaca ünlü tesisleri, sadece yabancı turistler için değil; emek veren insanlar için de olmalı. Özellikle sezon dışı dönemlerde, oluşturulacak sosyal fonlar ve desteklerle emeklilere bu imkânların sunulması artık bir tercih değil, bir gerekliliktir.
Kâğıt üzerinde bakıldığında Türkiye’nin emeklilik sistemi bazı göstergelerde güçlü görünebilir. Uluslararası verilere göre emekli maaşlarının, çalışırken kazanılan gelire oranı bazı hesaplamalarda yüksek çıkabiliyor. Ancak bu oran sadece yüzdeyle ölçülüyor; gerçekte kullanılan gelir düzeyi düşük. Bu güçlü görünen oran, düşük gelir tabanına dayanıyor — yani kazanç toplamda düşük kalıyor. Türkiye’de çalışanların büyük bir kısmı asgari ücret ya da ona yakın gelirlerle çalışıyor; bu da emeklilikte düşük prim → düşük kök maaş → düşük standart zincirine yol açıyor. Dolayısıyla teoride avantajlı görünen oran, pratikte düşük yaşam standardına dönüşüyor.
Dünya ile kıyaslandığında fark daha da netleşiyor. Avrupa’da emekliler milli gelirden yaklaşık yüzde 13 pay alırken, Türkiye’de bu oran yalnızca yüzde 6 civarında. Bu fark, sadece ekonomik değil; aynı zamanda bir öncelik farkıdır.
Bir diğer kritik konu ise emeklilik süresi. Türkiye’de ortalama emeklilik yaşı daha düşük. İlk bakışta avantaj gibi görünse de, uzun vadede ciddi bir yük oluşturuyor. Kısa çalışma süresi ve uzun emeklilik dönemi, düşük maaşla geçen uzun yıllar anlamına geliyor. Son yıllarda yürürlüğe giren EYT düzenlemesi, sisteme ek yük de getirmiş durumda.
Bütün bunların üzerine bir de enflasyon gerçeği ekleniyor. Emekli maaşları artıyor gibi görünse de, alım gücü aynı hızla eriyor. Yapılan zamlar kısa sürede etkisini kaybediyor ve emekli yeniden geçim mücadelesinin içine düşüyor.
Sistemin en hassas noktalarından biri de adalet meselesi. Yıllarca yüksek prim ödeyen ile düşük prim ödeyen arasındaki fark giderek kapanıyor. Bu durum sosyal dengeyi sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede emeğin karşılığının tam alınamadığı bir yapıya dönüşüyor.
Bugün Türkiye’de emeklilik, bir dinlenme dönemi değil; çoğu zaman ikinci bir mücadele dönemidir. Emekli ya çalışmaya devam ediyor ya da hayatını ciddi kısıtlamalarla sürdürmek zorunda kalıyor. Sosyal hayattan kopuş, sağlık giderlerinde zorlanma ve geçim kaygısı, bu dönemin yeni gerçekleri haline gelmiş durumda.
Oysa emeklilik, bir insanın en huzurlu zamanı olmalıydı. Yıllarca verilen emeğin karşılığı olarak bir nefes alma, bir durma, bir yaşama zamanı…
Sonuç olarak, Türkiye’de emeklilik meselesi sadece maaş artışlarıyla çözülemez. Bu konu; ücret politikalarından enflasyonla mücadeleye, prim sisteminden sosyal devlet anlayışına kadar geniş bir çerçevede ele alınmak zorundadır. Çünkü mesele sadece ekonomi değil.
Yıllarca bu ülkeyi ayakta tutan insanlar, bugün ayakta kalmakta zorlanıyor. Unutulmamalıdır ki; bir ülkede emekli geçinemiyorsa, orada sadece emeklilik sistemi eksik değil, emekliler geçim sıkıntısı yaşıyordur.
İSLİM KİTİR 1 ay önce