Trump’ın Çin’i ziyaret ettiği şu günlerde, ben de uzun süredir yaptığım araştırmalar ve gözlemler doğrultusunda Çin’in son yıllarda nasıl küresel bir güç hâline geldiğine dair düşüncelerimi paylaşmak istedim.
2013 yılında Xi Jinping’in Çin Devlet Başkanlığı koltuğuna oturmasıyla birlikte, Çin yalnızca ekonomik büyümesini sürdüren bir ülke olmaktan çıkıp; teknoloji, üretim ve küresel etki alanı açısından yeni bir döneme girdi. Ancak bu yükseliş, tesadüflerle açıklanabilecek sıradan bir ekonomik büyüme değildir. Tam aksine, yıllar öncesinden planlanmış stratejik hamlelerin sonucudur.
Xi Jinping, 2012’de Çin Komünist Partisi’nin liderliğini devraldığında ülke hâlâ büyük ölçüde ucuz iş gücüne dayalı ihracat modeliyle büyüyordu. Dünyanın üretim merkezi olarak görülen Çin, düşük maliyetli ürünleriyle küresel pazarda güçlü bir yer edinmişti. Ancak Xi döneminde bu modelin uzun vadede sürdürülebilir olmayacağı görüldü ve ekonomi daha farklı bir eksene taşınmaya başlandı.
Böylece Çin, yalnızca üretim yapan bir ülke değil; teknoloji geliştiren, marka oluşturan ve küresel standart belirleyen bir güç olma hedefiyle hareket etti.
Ucuz iş gücüne dayalı sanayi modeli zamanla yerini yüksek teknoloji, iç tüketim ve stratejik sektör yatırımlarına bıraktı. Aynı anda hem iç pazarı güçlendiren hem de dış pazarlara daha agresif açılan Çin, altyapı ve lojistik yatırımları sayesinde ürünlerini, teknolojisini ve sermayesini dünyanın dört bir yanına taşımaya başladı.
Bu dönüşümün en önemli adımlarından biri “Made in China 2025” projesi oldu. Bu projeyle Çin’in yalnızca düşük maliyetli üretici kimliğiyle anılması değil; yarı iletkenler, yapay zekâ, robotik sistemler, biyoteknoloji, elektrikli araçlar ve havacılık gibi alanlarda dünyanın öncü teknoloji üreticilerinden biri hâline gelmesi hedeflendi.
Devlet destekli AR-GE yatırımları artırılırken, teknoloji şirketlerine büyük teşvikler sağlandı.
Huawei, Tencent, Alibaba ve BYD gibi dev şirketler; vergi avantajları, düşük faizli krediler ve devlet destekli fonlarla büyütüldü. Ancak Çin bunu yaparken kritik sektörler üzerindeki kontrolünü de elden bırakmadı. Yabancı şirketlerin Çin pazarına erişimi ve teknoloji transferleri sıkı denetim altında tutuldu.
Bu sayede Çin, Batı’yı birebir taklit eden bir model yerine kendi ekonomik ve teknolojik ekosistemini oluşturmayı tercih etti.
Kamu-özel sektör iş birliği güçlendirilirken, üniversiteler ile sanayi arasında yoğun bilgi transferi sağlandı. Özellikle yapay zekâ ve veri ekonomisi alanlarında belirlenen uzun vadeli stratejilerle Çin, yalnızca bugünü değil geleceğin teknolojik düzenini de şekillendirmeyi hedefledi.
Bugün Çin’in 5G teknolojileri, robotik sistemler, enerji depolama çözümleri ve elektrikli araç yatırımları tesadüfi değildir. Bunların tamamı, uzun vadeli devlet planlamasının ürünüdür.
Mobil ödeme sistemlerinde dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri hâline gelen Çin, e-ticaret hacminde de küresel lider konumuna yükseldi. Özellikle WeChat modeliyle birlikte dijital ekonomi günlük hayatın merkezine yerleşti ve Çin ekonomisi dijitalleşme sürecinde kendi standartlarını oluşturdu.
Ancak Çin’in yükselişi yalnızca teknolojiyle sınırlı değildir. “Bir Kuşak, Bir Yol” projesiyle Çin; Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan dev bir ekonomik ve lojistik ağ kurmaya başladı. Bu projeyle amaç yalnızca ticaret yollarını güvence altına almak değil; aynı zamanda Çin sermayesini küresel ölçekte yaymak ve uzun vadeli jeopolitik etki alanı oluşturmaktır.
Bugün limanlardan demir yollarına, enerji yatırımlarından dijital altyapılara kadar uzanan birçok projede Çin’in imzası görülmektedir. Bu durum, Çin’in artık sadece ekonomik bir aktör değil; küresel dengeleri etkileyen stratejik bir güç hâline geldiğini göstermektedir.
Ancak son günlerde İran çevresinde büyüyen savaş ve jeopolitik gerilim, yalnızca Orta Doğu’yu değil; dünyanın üretim merkezi hâline gelen Çin’i de doğrudan etkilemektedir. Özellikle Strait of Hormuz çevresinde oluşan riskler, Çin’in enerjiye ve kritik hammaddelere erişimini zorlaştırmaktadır.
Çünkü Çin’in sanayi gücü büyük ölçüde kesintisiz enerji akışına bağlıdır.
Petrol ve doğal gaz sevkiyatında yaşanabilecek herhangi bir aksama; üretim zincirlerinden küresel ticarete kadar birçok alanda yeni kırılmalar oluşturabilir.
Savaşın uzaması durumunda yalnızca enerji fiyatlarının değil, dünya ekonomisinin genel dengesinin de ciddi şekilde etkilenmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu nedenle bugün yaşanan kriz, sadece bölgesel bir savaş olarak görülmemelidir. Çünkü Orta Doğu’daki her büyük gerilim, küresel ekonominin merkezlerinden biri hâline gelen Çin’i; dolayısıyla dünya ticaret sistemini de doğrudan etkilemektedir.
Sonuç olarak Çin’in yükselişi yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla açıklanabilecek bir hikâye değildir. Bu yükseliş; stratejik planlama, teknoloji yatırımları, devlet yönlendirmesi, lojistik hâkimiyet ve uzun vadeli küresel vizyonun birleşiminden doğan büyük bir dönüşüm hikâyesidir.
Bugün Çin, yalnızca üretim yapan bir ülke değil; geleceğin ekonomik ve teknolojik düzenini şekillendirmeye çalışan küresel bir güç haline gelmiştir.
Serhan Akınal