Geçenlerde 25 yıllık bir dostum, bir anda yüzüme bakıp şöyle dedi: "Seni tek bir kelimeyle tanımlamam gerekseydi, ‘makul’ derdim."
Bu söz beni hem mutlulukla sarmaladı hem de düşündürdü. İçinde yaşadığımız bu linç çağında, Herakleitos’un "akan deresi" gibi sürekli değişen ve çalkalanan bir gündemin ortasında "makul" kalabilmek… Gerçekten öyle miyim bilmiyordum ama bu sıfatın bugün toplumda ne kadar yetim kaldığını fark etmek içimi sızlattı. Zira artık makul olanın prim yapmadığı, aksine ilk linç edilen şeyin "sağduyu" olduğu bir çağın tanıklarıyız.
Siyahla beyazın arasına, o daracık alana bağnazca sıkışıp kaldık. Bugün ülkede neyi aklıselimle tartışmaya kalksak karşımıza kaskatı bir tefrik (bölünme) duvarı dikiliyor. Farklı fikirlere tahammülsüzlük, kibrin en zehirli haliyle ruhları esir almış durumda. Herkes kendi küçük krallığının hükümdarı: "Ben hakikatin yegâne temsilcisiyim, diğerleri iblis; ben aydınlanmanın feneriyim, ötekiler zifiri cahil."
Üretmeyen İnsanın Fanatizmle Anlam Arayışı
Peki, bu körleştirici kin ve öfke nereden besleniyor?
Üretmeyen, hayata bir katma değer sunamayan, zihinsel veya ruhsal bir eser ortaya koyamayan insan; varoluşsal boşluğunu fanatizmle doldurmaya çalışıyor. Kendini gerçekleştirememiş birey, bir fikrin, bir mahallenin körü körüne militanı olarak hayatta bir "anlam" ve "kimlik" bulduğunu sanıyor.
Kutuplaşma makinesi işte bu yüzden bu kadar pürüzsüz ve yüksek devirde çalışıyor.
Gündeme herhangi bir konu düştüğü an, iki zıt uçta safralarını döken, adeta klavye başında salyalarını akıtarak birbirine saldıran taassup orduları peydahlanıyor. Sosyal medya mecraları, zihinsel derinliğini kaybetmiş bu dijital infaz mangalarının düello alanına dönmüş durumda. Herkes yargıç, herkes cellat; ama kimse kendi vicdanının sanık sandalyesine oturacak kadar cesur değil.
Bir taraf, savunduğu şeyi körü körüne kutsayıp en açık hatalara gözünü kulağını kapatırken; diğer taraf "Gördünüz mü, biz demiştik!" sığlığıyla durumu çarpık ve provokatif bir şova dönüştürüyor.
Spinoza’nın dediği gibi: "Anlamaya çalışmak yerine yargılamaya meraklıyız." Hakikat ise, bu iki uçlu hantal iskeletin arasında ezilip nefessiz kalıyor.
Sarkaç Sendromu: İki Aşırı Uç Arasında Savrulmak
Aynı savrulmayı toplumsal rollerde ve kimlik alanlarında da iliklerimize kadar yaşıyoruz.
Bir dönem bu coğrafyada "Kadının adı yok"tu; kadın hayattan silindi, hakları gasbedildi, emeği yok sayıldı. Şimdi ise sarkaç öteki uca vurdu: Sırf kadın olmak; liyakatin, çabanın, adalet ilkelerinin ve emeğin önüne geçen mutlak bir üstünlük sebebi haline getirildi.
Çocuk yetiştirme meselemiz de kezâ öyle: Dün çocuğa bir söz hakkının çok görüldüğü mutlak otoriter düzenden; bugün bazı ailelerde ve özel eğitim kurumlarında "çocuk merkezli oligarşiye" geçtik. Çocukların anlık hevesleri, sınır tanımaz arzuları koca bir sistemi, evi ve okulu şekillendiriyor.
Hz. Ali'nin "Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin" buyruğundaki o ince ayarı kaçırdık; sorumluluk bilincinden mahrum, her istediğini hak sanan bir nesil yetiştiriyoruz.
Derdimiz hep aynı: İtidalı kaybetmek
Esneklik Yaşamdır, Kaskatı Kesilmek İse Ölüm
İstiyoruz ki her şey keskin, her şey dijital bir kod gibi 1 ve 0’dan ibaret olsun. Her şey net olsun ve herkes bizim gibi düşünsün. Oysa hayat bu dogmatik dayatmayı her defasında şiddetle reddeder. Lao Tzu’nun esneklik felsefesine göre canlı ve taze olan yumuşak ve esnektir; katılaşmak ve sertleşmek ise ölümün habercisidir. Bugün "kesin doğru" diye yeminler ettiğimiz şey, yarın küçücük bir bilgi kırıntısıyla yerle bir olabilir. Evrensel ve kutsal bazı temel ilkeler hariç, dünyadaki her şey değişmeye ve dönüşmeye mahkûmdur; ki değerler bile zamanın ruhuna, kişinin tekamül yolculuğuna göre yeni açılımlar yaşar.
Cemâl, Celâl ve Kemâl
Tasavvuf geleneğimizde "Cemal" (şefkat, lütuf) ve "Celal" (haşmet, öfke) tecellileri vardır. İnsan ancak bu iki zıt gücün dengelendiği "Kemal" mertebesinde olgunlaşır.
Sadece Celal'e odaklanan yıkıcı bir nefret üretir, sadece Cemal'e odaklanan ise gereksiz bir romantizme saplanır. Biz Kemalatı, yani o dengeyi aramak zorundayız.
Aslolan; fikren kaskatı kesilmeden, karşıdakini ilk farklı düşüncesinde "düşman" bellemeden, kabileci saf tutma psikolojisinden sıyrılarak "akıl ve vicdan" terazisinde buluşabilmektir.
Kutupların, sloganların ve dijital gürültülerin arasında kaybolan o "orta yolu", sağduyuyu ve makulü yeniden bulamazsak; bu topraklarda ne adalet barınabilir ne de huzur.
Sıradan bir insan olmak, maskesiz ve kendi gibi kalabilmek, aynı zamanda bir başkasının "kendiliği de dahil olmak üzere" varlığına ve farklılığına saygı duyabilmek…
Dostumun dediği o "makul" olabilmek bu kadar kolay mı? Kolay diyemeyeceğim.
Ama bir o kadar da muazzam, değil mi?









Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir