Geçtiğimiz hafta üniversite öğrencilerimi mezun ettim. Kep ve cübbelerin arasında yalnızca bir mezuniyet töreni görmedim birbirinden çok farklı hayat hikâyelerinin aynı sahnede buluşmasına tanıklık ettim.
Kimi öğrencim eğitim hayatına hiç ara vermeden devam etmişti. Kimi evlilik, çocuk, iş hayatı ya da çeşitli yaşam sorumlulukları nedeniyle yıllar sonra yeniden üniversite sıralarına dönmüştü. Bazıları heyecanla planlarını yaparken bazıları aynı soruyu kendine soruyordu:
“Acaba geç mi kaldım?”
Bir klinik psikolog olarak bu soruyla yalnızca mezuniyetlerde değil, hayatın her alanında karşılaşıyorum. Yeni bir mesleğe başlamak isteyenler, yüksek lisans hayali kuranlar, evlenmek isteyenler, çocuk sahibi olmak isteyenler ya da yıllardır ertelediği bir hedefin peşinden gitmek isteyenler…
Pek çok insanın zihninde görünmez bir takvim vardır. O takvime göre belirli yaşlarda belirli şeylerin tamamlanmış olması gerekir. Üniversite şu yaşta bitmeli, kariyer şu yaşta kurulmalı, evlilik şu yaşta yapılmalı, başarı belirli bir tarihe kadar elde edilmelidir.
Oysa psikoloji ve gelişim bilimleri bize farklı bir şey söylüyor.
İnsan gelişimi doğrusal değildir.
Yaşam boyu gelişim kuramlarının öncülerinden Paul Baltes, gelişimin çocuklukta tamamlanan bir süreç olmadığını; yaşamın her döneminde devam eden dinamik bir yolculuk olduğunu belirtir. İnsan beyni öğrenmeye, değişmeye ve yeni beceriler kazanmaya düşündüğümüzden çok daha uzun süre devam eder. Nörobilim araştırmaları ise beynin yaşam boyunca yeni bağlantılar kurabilme kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir.
Yani gelişim için son kullanma tarihi yoktur.
Buna rağmen kendimizi başkalarının hayatlarıyla kıyaslama eğilimindeyiz. Sosyal medyada, çevremizde ya da aile sohbetlerinde sıkça duyduğumuz başarı hikâyeleri, kendi yolculuğumuzu eksik görmemize neden olabiliyor. Oysa kıyaslama yaptığımız şey çoğu zaman yalnızca sonuca ait bir fotoğraf karesidir. Kimsenin yol boyunca verdiği mücadeleyi, yaşadığı kayıpları, gecikmeleri ya da yeniden başlamalarını tam olarak göremeyiz.
Bir tohumun çiçek açması için uygun zamanı beklemesi gibi, insanların da kendi gelişim ritimleri vardır.
Bazı çiçekler ilkbaharın başında açar. Bazıları yazı bekler. Bazıları ise sonbaharda tüm güzelliğini gösterir. Hiçbiri geç kalmış değildir; sadece kendi mevsimindedir.
Mezuniyet töreninde sahneye çıkan öğrencilerimi izlerken bunu bir kez daha düşündüm. Hayatın farklı dönemlerinde eğitim yolculuğuna başlayan, çeşitli engellerle mücadele eden ve buna rağmen hedeflerine ulaşan insanlar gördüm. Onların hikâyeleri bana başarıyı yaşla değil, cesaretle ölçmemiz gerektiğini hatırlattı.
Belki bugün siz de bir hedef için geç kaldığınızı düşünüyorsunuzdur.
Belki yeniden öğrenci olmak, yeni bir işe başlamak, bir ilişkiye adım atmak ya da yıllardır ertelediğiniz bir hayali gerçekleştirmek istiyorsunuzdur.
Kendinize şu soruyu sorun:
Gerçekten geç mi kaldım, yoksa yalnızca başkasının takvimine mi bakıyorum?
Hayat bir yarış değil. Herkes aynı çizgiden başlamıyor, aynı engellerle karşılaşmıyor ve aynı hızda ilerlemiyor.
Çünkü çiçek açmak için herkesin mevsimi farklıdır.
Önemli olan ne zaman açtığınız değil, açmaya cesaret edip etmediğinizdir.
Hayat bize bazen tek bir yol sunmuyor. Üstelik bu yollar her zaman çiçeklerle ve baharlarla da karşılamıyor bizi. Ama şunu biliyorum ki, yolun sonunda ulaştığımız noktadan çok, o yolculuk boyunca dönüştüğümüz insanla gurur duyalım.
