USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

Bayram Gelmiş Neyime!!

19-03-2026

Okuyanlar hatırlayacaktır; “Kuşaklar” isimli köşe yazımdaki X kuşağı… Yani ben ve benim dönemim insanlar… Hani iki soy üstü, iki soy altına aynı anda sorumluluk taşıyan nesil… Geçmişteki bayramları en iyi bilenler de bizleriz.

Ama bugün…

Bayram gelmiş neyime?

Haydi gelin, sizi biraz o günlere götüreyim… Yedi bölgeden esintilerle, bayramın sadece takvimde değil; gönülde yaşandığı zamanlara…

Hayatımın 23 yılı; doğduğum, büyüdüğüm… Merhume anam Sıdıka Sultan’ın memleketi Adıyaman, merhum babam Süleyman Ağa’nın memleketi Besni ve çocukluğumun geçtiği Gölbaşı… Yokluk vardı belki ama eksiklik yoktu. Zorluk vardı ama bereket vardı. Bayram vardı.

Sonra yollar… İstanbul, Ankara, Antalya… Göçebe geçen yıllar… Farklı şehirler, farklı bayramlar… Ama hiçbirinde o eski tadı birebir bulamadım.

Ve 33 yıldır yaşadığım Gazişehir… Gaziantep…

Adı gibi gazi, mutfağı gibi zengin… Bayramı da kendine has, kendine yakışır.

Fakat içinde bulunduğumuz çağ…

Sınırlar çiziliyor, haritalar değiştiriliyor… Güç dengeleri kayarken, bedelini yine mazlumlar ödüyor. Ve ne yazık ki bu mazlumların büyük kısmı İslam coğrafyasında…

“Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur.”

Temennimiz odur ki; zulüm son bulsun…

Bayramlar sadece sofralarda değil, yüreklerde de yaşansın…

Çünkü bayram dediğin; sadece tatil değil…

Bayram; kavuşmaktır.

Ana-baba hasretinin dinmesidir…

Kardeşle, evlatla, torunla aynı sofraya oturabilmektir…

Bir lokmayı paylaşırken, aslında gönlü paylaşmaktır…

Ve evet…

Bu işin bir de damak tarafı var…

Ama o sofralar sadece yemek değildir.

Her biri bir hatıra, bir emek, bir kültürdür.

Erzurum’da cağ kebabıdır bayram…

Kars’ta kaz pilavıdır…

Karadeniz’de kuymak…

Ege’de zeytinyağlılar…

Adana’da kebap, Hatay’da künefe…

Ve Güneydoğu’da… işin rengi değişir.

Adıyaman’ın hıtabı, Besni tavası…

Urfa’nın çiğ köftesi…

Diyarbakır’ın kaburga dolması…

Ama…

Söz dönüp dolaşıp Gaziantep’e gelirse…

Orada artık yemek değil, sanat konuşur.

Derler ya; “Dünya bir ev olsaydı, mutfağı Gaziantep olurdu.”

Abartı değil.

Her yemeğin bir hikâyesi, her lokmanın bir geçmişi vardır.

Sofra sadece karın doyurmaz; hafıza kurar.

Ve o hafızanın en güzel örneklerinden biri:

Yuvalama…

Yuvalamanın Hikâyesi

Vakti zamanında Antep henüz avuç içi kadar küçük bir kasabayken, kadınların evde değil çoğunlukla hamamda yıkanmayı adet edindiği yıllardır…

Rivayet odur ki… Bir gün hamamdan çıkan bir grup hanım, daracık Antep sokaklarında yürüyorlarmış. Sabahın erken saatlerinden akşama kadar hamamda kalmış hanımların; yanakları al al, yüzleri gül pembesi… Buharın sıcaklığı hâlâ üzerlerinde, sabunun rayihası saçlarındaymış…

Onların arasından bir kıza kaymış bir delikanlının gözü… Yanlarından geçip gitmiş ama aklı kızda kalmış. Dayanamayıp uzaktan takip etmeye başlamış.

Kızın gözü de bir an dönüp o delikanlıya takılmış:

“Ne boylu poslu bir delikanlı…” diye geçirmiş içinden.

Bir süre sonra kız ve yanındakiler bir evin kapısında durmuş, içeri girmişler. Delikanlı kapıyı bellemiş, soluğu evde anasının yanında almış:

— Ana! Bugün bir kız gördüm… Git bir bak, beğenirsen iste!

Ertesi gün kadın gitmiş, kızı görmüş, beğenmiş… Su istemiş, dua etmiş… Ve bu iş hayırla başlamış.

Kısa zamanda söz kesilmiş, nişan yapılmış.

Sıra kız evinin vereceği yemeğe gelmiş…

Genç kız düşünmüş:

“Ne pişirsem de hem kalbine hem gönlüne dokunsam?”

Kolay bir yemek olmayacakmış…

Pirinci havanda dövmüş…

Eti ince ince çekmiş…

Yoğurdukça dua etmiş…

“Ya Rabbi… Bu lokmayı hayırlı eyle… Bu yuvayı dirlik eyle…”

Sonra o minicik taneleri tek tek yuvarlamaya başlamış…

Her biri sabır… Her biri niyet…

Kaynatmış, yoğurtla buluşturmuş…

Üzerine naneli tereyağı gezdirmiş…

Sofra kurulmuş…

İlk lokma alınmış…

Ve o an…

— Bu ne güzel yemek? demişler.

Cevap verilmiş:

“Bizim kız yaptı… Sizin için tek tek yuvarladı…”

İşte o an adı konmuş:

Yuvalama.

O gün sadece bir yemek değil…

Bir yuva kurulmuş.

Ve o günden sonra yuvalama; sabrın, niyetin ve bereketin yemeği olmuş…

Yuvalama…

Sadece bir yemek değildir.

Sabırdır…

Emektir…

Niyettir…

Ve en önemlisi:

Bir yuvanın hikâyesidir.

Bugün sofralar hâlâ kuruluyor…

Ama eksik olan bir şey var:

Ruh…

Bayram artık sadece takvimdeyse…

Sofralar kalabalık ama gönüller yalnızsa…

İşte o zaman insanın içinden şu cümle dökülüyor:

Bayram gelmiş… neyime?

Yine de umut var…

Dilerim ki bu bayram;

Savaşların sustuğu,

Gözyaşlarının dindiği,

İnsanlığın yeniden hatırlandığı bir bayram olur…

İyi bayramlar can dostlar…

Kalın sağlıcakla.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
Özhanlar Mobilya