?>

EL SALVADOR'DA BİR AKŞAM YEMEĞİ

EL SALVADOR'DA BİR AKŞAM YEMEĞİ

Genel - 4 saat önce

Bazı erkekler evlenirken bir kadınla hayatını birleştirdiğini düşünmüyor. Zihninde daha çok küçük bir devlet kuruyor.

Başkent salon.

Bakanlar kurulu kendi akrabaları.

Muhalefet mutfakta… Hem yemek hazırlıyor hem çocukla ilgileniyor hem de ülkede huzurun neden bir türlü sağlanamadığını düşünüyordu.

 O akşam El Salvador’da yemek vardı.

 Tarifi oldukça basitti:

Önce büyükçe bir tencereye yıllardır dinlendirilmiş testosteron, atadan kalma iktidar hevesi ve damak tadına göre erkek egemenliği konuldu. Üzerine iki kaşık kıskançlık, bir tutam tehdit ve kararında “Ben senin iyiliğini düşünüyorum” eklendi.

 Eşitlik bulunamadığı için tariften çıkarıldı.

Vicdan bu tarifte yoktu, olsa da evde kalmamıştı.

Kadının itirazları küçük küçük doğranıp içine atıldı.

Hukuk ise yalnızca koku vermesi için tencerenin yanına bırakıldı; yemeğe dahi katılmadı.

Hepsi ağır ateşte, kadın susuncaya kadar pişirildi.

 Başkan Bey salona kurulmuştu. Devlet işlerinden başını kaldıramıyordu. Bir yandan telefonuna bakıyor, bir yandan mutfaktaki muhalefete sesleniyordu:

 “Yemek hâlâ hazır değil mi?”

 Kapağını bile kaldırmadığı tencere hakkında son derece ciddi eleştirileri vardı. Tuzunu az, yağını fazla bulabilir; fakat sofraya bir bardak su koymayı görev tanımının dışında değerlendirebilirdi.

Çünkü El Salvador Cumhuriyeti Aile Şubesi’nde kuvvetler ayrılığı oldukça netti:

Kadın yemeği yapar, adam yorumunu.

Kadın sofrayı kurar, adam başına geçer.

Kadın bütün gün yorulur, adam akşam eve geldiği için dinlenir.

Bir tabağı mutfağa götürdüğünde ise devlet, halka büyük bir yatırım yapmış sayılırdı.

Üstelik o tabağı da halkın aldığı bulaşık makinesine koyuyordu.

Başkan Bey, ortak bütçeyle ödediği elektrik faturasını aileye şahsi bağışı, eve getirdiği ekmeği ise kapsamlı bir sosyal yardım paketi olarak görüyordu. Kadının aynı eve kattığı para, emek ve ömür vergi sayılıyor; Başkan Bey’in bunlarla yerine getirdiği en basit sorumluluk, akşam haberlerinde törenle açılıyordu.

Musluğu tamir ettirdiğinde altyapı yatırımı yapmış, çocuğu bir akşam parka götürdüğünde gençlik projesi başlatmış oluyordu. Çöpü kapının önüne bırakırsa belediye hizmetleri devreye giriyor; poşeti aşağıya kadar indirirse ikinci dönem adaylığı kesinleşiyordu.

İktidarın en sevdiği numara buydu: Senden aldığını sana geri verirken bir de alkış istemek.

 O gece Başkan Bey’in morali biraz bozuktu. İşyerinde canı sıkılmış, trafikte biri önüne kırmış, üstüne bir de tuttuğu takım yenilmişti.

Dolayısıyla ev halkının daha dikkatli davranması gerekiyordu.

Geçici bir tedbir olarak sesini yükseltti.

Çocuk odasına çekildi.

Kadın sustu.

Ülkede asayiş sağlandı.

Başkan Bey, uyguladığı güvenlik politikasının başarısından son derece memnundu.

 

Zaten El Salvador’da güvenlik denince akla gelen ilk isim de onun gibi genç, iddialı ve koltuğuna yakıştığını düşünen bir başkandı: Nayib Bukele.

San Salvador belediye başkanlığından ülkenin devlet başkanlığına yürümüş; kırklı yaşlarında, sosyal medyayı seven, deri ceketi klasik devlet adamı ciddiyetine tercih edebilen bir siyasetçi… Kendisini eski düzeni yıkan yeni nesil bir lider olarak sundu. Halkın önemli bir kısmı da yıllardır çözülemeyen bir sorunu çözebileceğine inandı.

Çünkü El Salvador’un sorunu hayalî değildi.

Çeteler yıllarca mahalleleri haraca bağlamış, insanları öldürmüş, sokakları görünmez sınırlarla bölmüş ve sıradan hayatı cehenneme çevirmişti. Mart 2022’de ülke birkaç gün içinde onlarca kişinin öldürüldüğü kanlı saldırılarla sarsılınca Bukele yönetimi otuz günlük olağanüstü hâl ilan etti.

 Otuz gün…

 Bizim evdeki Başkan Bey de olağanüstü hâli başlangıçta yalnızca bir akşamlığına ilan etmişti.

Yemek yenilecek, kadın alttan alacak, çocuk ses çıkarmayacak, başkanın morali düzelecek ve ülke ertesi sabah yeniden demokrasiye geçecekti.

Fakat olağanüstü hâllerin garip bir huyu vardır:

İlan edilirken geçicidirler, işe yaradıkça vazgeçilmez olurlar.

 El Salvador’da devlet çok sert davrandı. Mahallelere asker ve polis girdi, on binlerce insan gözaltına alındı, çetelerin sokak hâkimiyeti büyük ölçüde kırıldı. Cinayetler çarpıcı biçimde azaldı. İnsanlar yıllar sonra çocuklarını parka gönderebildi, akşam karanlığında evlerine daha korkusuz yürümeye başladı.

 Buraya kadar sofradaki herkes memnundu.

Yemek güzel kokuyordu.

Sokaklar güvenliydi.

Başkanın halk desteği yüksekti.

Kimse mutfağa girip tarifte başka neler bulunduğunu sormak istemiyordu.

 

Fakat o otuz gün bir türlü bitmedi.

 

Bir ay daha uzatıldı.

Sonra bir ay daha…

Ardından bir ay daha…

 Bizim evde de ertesi gün Başkan Bey yine yorgundu.

Bir sonraki gün yemeğin tuzu azdı.

Başka bir gün kadın telefona geç cevap vermişti.

Hafta sonu arkadaşlarıyla görüşmek istemesi ise ulusal güvenliği doğrudan tehdit eden birtakım yabancı temaslar olarak değerlendirildi.

Böylece evdeki olağanüstü hâl de her akşam otuz günlüğüne uzatıldı.

Önce kadının dışarı çıkması sınırlandı.

Sonra arkadaşlarıyla görüşmesi.

Ardından telefonunun gizliliği kaldırıldı.

Savunma hakkı zaten evliliğin ilk yıllarında askıya alınmıştı. Kadın kendisini açıklamaya çalıştığında Başkan Bey önündeki ekmeği tabağa bırakarak: “Bir de üste mi çıkıyorsun?” diyordu.

Bu, El Salvador Cumhuriyeti Aile Şubesi’nde yargılamanın tamamlandığı anlamına gelirdi.

İtiraz mercii ise başkanın ta kendisiydi.

Anayasa Mahkemesi sıfatıyla görev yapan Başkan Bey, dosyayı inceledikten sonra genellikle kendisiyle ilgili şu hükümde bulunurdu:

 

“Bugün de sinirlerim çok bozuk.”

 Sanki bozuk olmayan günü varmış gibi…

Böylece dava kapatılır, sanık sandalyesinde oturan kadın aynı zamanda bulaşıkları yıkamak üzere mutfağa gönderilirdi.

Fakat hakkını yemeyelim; o gece yemek gerçekten güzeldi.

Et ağır ağır pişmiş, sebzeler suyunu salmış, tencerenin içinde bütün sertlikler birbirine karışıp yumuşamıştı. Evin içine insanın çocukluğuna benzeyen bir sıcaklık yayılmıştı.

Başkan Bey bunun kendi yönetim başarısı olduğunu düşündü.

Oysa marifet ne başkandaydı ne de onun sofraya getirdiği ekmekte.

 Marifet ateşteydi.

Üstelik her ateşte değil; ölçülü, dengeli, gösterişe ihtiyaç duymadan bütün evi sarıp sarmalayan ateşte.

Çünkü iyi bir ateş, bazı erkeklere benzemez.

Kendini göstermek için ortalığı yakmaz.

Nerede duracağını bilir.

Isıtır ama bunaltmaz; güç verir ama hükmetmeye kalkmaz.

Ateşi kontrol altında tutmak mühendislik ister. Onu salonun ortasına yakışır bir zarafetle yerleştirmek ise göz ister, izan ister…

Keşke aynı hizmeti bazı ev reislerine de verebilsek…

Biz yalnızca şömine satmıyoruz; ateşe terbiye veriyoruz.

“Orso Şömine”: Ateşin bile haddini bildiği yer.

 Yemek pişti.

Reklam bitti.

 El Salvador’da olağanüstü hâl ise devam ediyordu.

Temmuz 2026’ya gelindiğinde Bukele yönetiminin başlangıçta otuz günlüğüne istediği yetki, 52’nci kez uzatılmıştı. Dört yılı aşkın sürede doksan binden fazla insan gözaltına alınmış; savunma, haberleşmenin gizliliği ve gözaltındakilerin kısa sürede hâkim karşısına çıkarılması gibi anayasal güvenceler uzun süre askıda kalmıştı. İnsan hakları kuruluşları keyfî tutuklamalar, kötü muamele ve cezaevlerindeki ölümler hakkında ağır iddialar ortaya koyuyordu. Buna karşılık iktidar, çetelerin kırılan hâkimiyetini ve güvenli hâle gelen sokakları gösteriyordu. İki taraf da aynı ülkeye bakıyor fakat biri artık sokakta yürüyebildiğini, diğeri hukuk olmadan tutulabildiğini anlatıyordu.

 

İşte meselenin düğümlendiği yer tam olarak burasıydı:

Bukele’nin güvenliği sağlamış olması bir propaganda masalı değildi.

Hukukun bunun bedelini ödemesi de uydurma değildi.

 

Bir yönetici gerçek bir sorunu çözdüğünde, yaptığı her şeyin doğru olduğuna inanmak kolaylaşır. Halk da uzun zamandır mahrum olduğu bir şeye kavuştuğunda, karşılığında nelerin masadan kaldırıldığını hemen fark etmeyebilir.

 Bizim evde de Başkan Bey ay sonunda faturaları gerçekten ödüyordu.

Gerçi faturalar ortak bütçeden ödeniyor, o bütçenin görünmeyen kısmını kadının emeği tamamlıyordu ama makbuz Başkan Bey’in elinde olduğu için yatırımın tamamını kendisinin yaptığını düşünüyordu. Devletin vatandaşın vergisiyle yaptığı hastanenin önüne kendi adını yazması gibi, o da elektriğin parasını ödediği için evin ışığını kendisinin yarattığına inanıyordu.

 

Eve ekmek getiriyordu.

Çocuğunu seviyordu.

Ailesinin başına kötü bir şey gelsin istemiyordu.

 Sonra bütün bunları görevi değil, aileye sunduğu bir hizmet paketi olarak masaya koyuyordu. Karşılığında teşekkür, sadakat ve mümkünse süresiz olağanüstü yetki bekliyordu.

 Oysa vergi verene yol yapmak kahramanlık olmadığı gibi, aynı hayatı paylaştığın insanın faturasını ödemek de saltanat hakkı doğurmaz.

 

Çünkü otorite çoğu zaman kötülük yapacağını söyleyerek büyümez.

Tam tersine, kendisini güzel bir cümlenin arkasına saklar:

“Bunu sizin güvenliğiniz için yapıyorum.”

Kadının güvenliği için arkadaşları incelenir.

Ailenin güvenliği için kapılar kilitlenir.

Evliliğin güvenliği için kadının hayatı küçültülür.

Ülkenin güvenliği için hukuk biraz bekletilir.

Önce kadın, arkadaşlarıyla görüşmekten vazgeçer.

Sonra bazı elbiselerini giymemeye başlar.

Telefonuna mesaj geldiğinde yüzünün rengi değişir.

Evin içinde hangi cümlenin hangi mayına basacağını hesaplayarak yürür.

Bir süre sonra Başkan Bey’in bağırmasına bile gerek kalmaz.

Çünkü en başarılı baskı düzeni, güvenlik güçlerine ihtiyaç duymayan düzendir.

Muhalefet kendi kendini susturmayı öğrenmiştir.

 

Bir akşam eski bir arkadaşı aradı.

Kadın telefonun ekranına baktı, sonra sessize aldı.

Başkan Bey hiçbir şey söylemedi.

Söylemesine gerek de yoktu.

Devlet artık kurumlara değil, vatandaşın içine yerleşmişti.

Yemekten sonra kadın sofrayı toplarken:

“Bu olağanüstü hâl ne zaman bitecek?” diye sordu.

Başkan Bey şaşırdı.

Çünkü dört yıldır devam eden bir şey artık onun gözünde olağanüstü değildi.

Yönetim şekliydi.

“Ne olağanüstü hâli?” dedi. “Gayet normal yaşıyoruz.”

Gerçekten de onun açısından her şey normaldi.

İstediği zaman dışarı çıkabiliyor, istediği kişiyle görüşebiliyor, dilediği zaman gezmeye gidiyor.

Sesini yükselttiğinde bunun adına “sinir” diyebiliyordu.

Kadın aynı şeyi yaptığında ise devletin bekası tehlikeye giriyordu.

 

El Salvador’da çeteler gerçekti.

Bizim evde ise çete diye bir şey yoktu.

Ama Başkan Bey zamanla kadının arkadaşlarını, ailesini, işini, bazen suskunluğunu, bazen de yüzündeki ifadeyi tehdit olarak görmeye başlamıştı.

Çünkü olağanüstü yetki uzadıkça tehlikenin büyümesine gerek kalmaz.

Yetkiyi haklı göstermek için tehdit tanımı küçültülür.

Önce sokaktaki çete tehdit olur.

Sonra eleştiren gazeteci.

Sonra itiraz eden vatandaş.

 

Evde önce gerçekten yanlış anlaşılmış bir mesaj tehdit olur.

Sonra geç açılan telefon.

Sonra dışarı çıkmak isteyen kadın.

En sonunda kadının kendi başına bir hayat kurabileceği ihtimali…

Başkan Bey’in asıl korkusu kadının güvende olmaması değildi.

Kendisi olmadan da güvende olabilmesiydi.

Çünkü bazı erkekler kadının sevgisini değil, mecburiyetini sadakat sanır.

 

Bazı yöneticiler de halkın desteğini değil, alternatifsizliğini başarı kabul eder.

 

Kadın:

“Biraz yalnız kalmak istiyorum,” dediğinde Başkan Bey bunu kişisel tercih olarak değil, toprak kaybı olarak görüyordu.

“Bensiz ne yapacaksın?” diyordu.

Bu cümlenin devlet dilindeki karşılığı da belliydi:

“Biz gidersek ülke yeniden kaosa döner.”

 

İkisinde de karşı tarafa aynı şey öğretiliyordu:

 

Benden önce karanlık vardı.

Ben gidersem yine karanlık olacak.

Oysa iyi bir ateş, evi kendisine muhtaç bırakmaz.

Isıtır, görevini yapar ve gerektiğinde usulca söner.

Kötü ateş ise evin kendisine ait olduğunu zanneder.

 

Sonra bir gün kadın sofrayı kurmadı.

Yemek vardı ama masaya getirmedi.

Çocuğu doyurdu, kendi tabağını aldı ve mutfakta oturdu.

Başkan Bey salonda uzun süre bekledi.

Önce bunun bir iletişim kazası olduğunu düşündü.

Sonra provokasyon.

Ardından dış güçlerin desteklediği bir kalkışma…

Nihayet mutfağın kapısına gelip:

“Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu.

Kadın hiçbir şey yapmaya çalışmıyordu.

Yalnızca artık onun için yapmıyordu.

İktidarın en büyük paniği de burada başladı.

 

Çünkü bazı yönetimler itirazdan çok ilgisizlikten korkar. Bağıran insan hâlâ masadadır; sessizce tabağını alıp başka yere oturan ise başköşenin anlamını ortadan kaldırır.

 

O gece El Salvador’da akşam yemeği biraz geç bitti.

Sofra kaldırıldı.

Tabaklar yıkandı.

Fakat Başkan Bey masanın başından kalkmadı.

Önünde boş bir tabak, elinde hükmü kalmamış bir çatal vardı.

Belki ilk defa şunu fark etti:

Bir masanın başında oturmak, o evin başı olmak anlamına gelmiyordu.

Tıpkı seçim kazanmanın ülkenin sahibi olmak, güvenliği sağlamanın da hukukun tapusunu almak anlamına gelmediği gibi…

 

Olağanüstü hâller bazen büyük bir patlamayla başlamaz.

Küçük bir korkuyla başlar.

Makul bir gerekçeyle uzar.

Sağladığı sessizlik sayesinde kalıcılaşır.

 

Sonra yalnızca tehditlerin çapı küçülmez; hukukun bakış açısı da değişir.

Artık ne söylendiğinden önce kimin söylediğine bakılır.

Aynı söz birinin ağzında suç şüphesi, diğerinin ağzında memleket sevgisi sayılır.

Birinin hesabına giren para devletin bütün kurumlarını ayağa kaldırır; başkasının serveti gözümüzün önünde büyürken hesap makinesinin pili biter.

Birinin geçmişi didik didik edilir, ötekinin dosyasına “bizdendir” yazılıp kapak kapatılır.

 

Nitekim bazı insanlar, bazı insanlara çanak tutmadığı için yıllar sonra büyük bir ciddiyetle incelendi. Elbette incelensin. Kamuya dokunan her para, her yardım ve her iddia denetlensin.

Fakat insan ister istemez şunu soruyor:

Bu titizlik gerçekten paranın peşinden mi gidiyor, yoksa parayı taşıyan kişinin ses tonuna mı bakıyor?

Çünkü bu ülkede yıllardır hakkında türlü iddialar dolaşan, zenginliği maaşıyla açıklanamayan, ihalesi akrabasına, arsası tanıdığına çıkan nice insan var. Ne hikmetse onların kapısına hukuk uğradığında zile basmıyor; ayakkabıları görünce evde misafir var sanıp sessizce geri dönüyor.

 

Mesele belki de hesaptaki rakamlar değil, yanlış sofrada oturmaktır.

Başköşedekilere yeterince benzememek; gerektiğinde onlara mikrofon uzatırken soruyu da mikrofonun içinde bırakmamaktır.

Çünkü bizde adalet bazen gözlerini herkese eşit davranmak için değil, kimi görmezden geleceğini belli etmemek için bağlıyor.

 

Neyse başımıza iş gelmeden hikayeyi bitirelim.

 

El Salvador’da yemek bitmişti.

Bizde ise hesap yeni açılıyordu.

Fakat hesabı kimin ödeyeceğine yine sofranın başında oturanlar karar veriyordu.

Bazı erkekler yemeğin bitmesini, bazı yöneticiler olağanüstü hâlin sona ermesini, bazı iktidarlar da kendilerine ait olmayan bir sesin fazla duyulmasını sevmez.

Çünkü hepsi masadan kalktıkları anda aynı şeyin anlaşılmasından korkar:

Başköşe aslında kimseye ait değildir…

 

Bu arada konunun ne El Salvador'la, Ne Bukele ile,  ne de aile ilişkileriyle bir alakası yok…

 

Eveeeeet, öyle bir içimden geldi…

 

Aslında bu yoktu… İçimden geldi…

 

Haftanın Öne Çıkanları

Sağlıklı Yaşam Tutkunları Boğazköy Gusto'da Buluşuyor

2026-07-16 11:53 - Yaşam

VEFAT VE TEŞEKKÜR

2026-07-20 12:14 - Genel

Türkiyedeki istiladan Gaziantep etkilendi

2026-07-20 16:24 - Gündem

Şahinbey'de Düğün Magandalarına Operasyon

2026-07-20 11:36 - Asayiş

Gaziantep'te Motosiklet Denetimi

2026-07-20 12:36 - Asayiş

GİKAD Projelerini Taçlandıran Kapanış Buluşması

2026-07-16 15:44 - Özel Haber

EL SALVADOR'DA BİR AKŞAM YEMEĞİ

2026-07-22 15:03 - Genel

Nurdağı İlçe Emniyet Müdürlüğü'nden Silah Operasyonu

2026-07-20 12:04 - Asayiş

Çiftçinin Maliyet Yükü Büyüyor

2026-07-20 14:05 - Ekonomi

JEOPOLİTİK RİSK ÇAĞINDA TÜRKİYE İÇİN EKONOMİK GERÇEKÇİLİK

2026-07-22 11:22 - Ekonomi

İlgili Haberler

VEFAT VE TEŞEKKÜR

12:14 - Genel

Müşteri İletişimi Yeni Bir Aşamaya Geçiyor

09:35 - Genel

Sanko Holding

15:54 - Genel

Ne Vitrin Oyunu Ne de Selfie Yarışı 8 Mart

03:45 - Genel

Kıyafet Sepeti ile Gecelerin Yıldızı Olun: Abiye, Bebe Mavisi ve Payetli Elbise Şıklığı

00:05 - Genel

Günün Manşetleri

EL SALVADOR'DA BİR AKŞAM YEMEĞİ

15:03 - Genel

JEOPOLİTİK RİSK ÇAĞINDA TÜRKİYE İÇİN EKONOMİK GERÇEKÇİLİK

11:22 - Ekonomi

Türkiyedeki istiladan Gaziantep etkilendi

16:24 - Gündem

Çiftçinin Maliyet Yükü Büyüyor

14:05 - Ekonomi

Gaziantep'te Motosiklet Denetimi

12:36 - Asayiş